Binali Yıldırım’ın 180 derece değişen stratejisi işe yarayacak mı?

07.06.2019 medyascope.tv

7 Haziran 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bayram tatili birçokları için devam ediyor. Ama biz tekrar mesai yaptık Medyascope olarak. Ve tabii ki seçimi konuşmaya devam ediyoruz. Hatta bilenler bilir, dayanamadım, dün Cenevre’de, Uluslararası Basın Enstitüsü’nün kongresi için gittiğim Cenevre’de otel odasında Pontus spekülasyonları üzerine bir video da yaptım. Şimdi tekrar stüdyodayız. Bayramı tekrar kutluyorum; geçmiş bayram, ama tatili hâlâ birçok kişi için süren bir bayram. Çok az bir süre kaldı seçimlere ve iki aday artık baş başa. Daha önceki seçimlerde, tabii ki 31 Mart’ta tüm Türkiye çapında bir seçim vardı ve partiler yarışıyordu. Adayların ayrı ayrı önemi vardı muhakkak. Ama şimdi tek bir seçim kaldı. En önemli seçim: İstanbul. Daha doğrusu kalmadı, yapılmıştı. İmamoğlu tarafından kazanılmıştı. Ama bir şekilde iktidar tarafından Yüksek Seçim Kurulu üzerine baskı yapılarak seçim tekrarlatıldı. Kısa süre içerisinde Binali Yıldırım’ın kazanabilmesi için her şey yapılıyor. Ve yapılırken de en dikkat çekici husus, Binali Yıldırım’ın kampanyası 180 derece değişmiş durumda. Çok sayıda farklılık var. Öncelikle 31 Mart öncesi tüm Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da AKP –ve dolayısıyla Binali Yıldırım– bir negatif kampanya üzerinden yürüyordu. Beka sorunu üzerinden ve “zillet ittifakı”… rakiplerini bir zilletle, terörle eşleştiren, kendilerine oy vermeyenleri bir şekilde terör destekçisi olmakla suçlayan bir kampanya dili vardı. Bu kampanya dilinden tam anlamıyla vazgeçilmiş gözüküyor şu âna kadar. Bunun yerine, “Bizi sevmeyeni de severiz” diye özetlenebilecek bir yaklaşım — ki bu aslında CHP’nin 31 Mart öncesi “radikal sevgi” diye dile getirdiği yaklaşımın bir tekrarı. Onun dışında tabii çok daha önemli bir fark: Geçen seçimde özellikle İstanbul’da Yıldırım yarışmıyordu, Cumhurbaşkanı Erdoğan yarışıyordu. Her yerde onun resimleri, her yerde onun sözleri ve onun mitingleri. Hatta vaatleri de Binali Yıldırım kendisi değil Erdoğan’a anlattırmıştı. Şimdi Erdoğan çok az gözüküyor, hatta hiç gözükmüyor. Yan yana pek hareket etmiyorlar. Erdoğan’ın yaptığı şeyler kendi başına; mesela o meşhur namaz, Yenikapı’da kılınan teravih namazında Binali Yıldırım yoktu, Erdoğan vardı. O namaz da iddiaya göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın inisiyatifiyle gelişmişti. Ama onun öyle olmadığı belli. Diyanet’in devlet tarafından bir siparişi yerine getirdiği anlaşılıyor o namazda. Binali Yıldırım tek başına. Erdoğan yanında yok. Bayağı bir değişiklik var o anlamda. Zaten İstanbul’daki kampanya yapan şirket de değişti. Şuradan biliyorum: Tanıdığım birisi çalışıyordu bir önceki kampanyada, o ekipte . Ve o yapan şirket aslında AKP ile çok fazla ilişkisi olan bir şirket değil profesyonel bir şirketti ve tam anlamıyla bir fiyasko ile sonuçlandı onların kampanyası, onu biliyoruz. Şimdi AKP doğrudan parti olarak olaya el koymuşlar ve kendi bildikleri gibi gidiyorlar. Binali Yıldırım bu seçimde somut vaatlerde bulunuyor. Somut vaatlerin büyük bir kısmı Ekrem İmamoğlu’nun bulunduğu vaatlerin birkaç el yükseltilmesi. İşte, ücretler, ücret azaltmaları, gençlere yönelik teşvikler, gençlere yönelik pozitif ayrımcılıklar, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılıklar gibi somut vaatler de dile getiriyor. Ama bunların ne derece akıllarda kaldığı bir soru işareti. En önemli farklardan bir diğeri, Binali Yıldırım 31 Mart öncesinde bir devlet protokolü ile kampanya yapmıştı. İnsanları uzaktan selamlayan, onlara çok fazla dokunmayan bir kampanya yapmıştı. Şimdi İmamoğlu’nun yaptığını yapmaya çalışıyor. İnsanların arasına girmeye, onlara dokunmaya çalışıyor. Bakıyoruz, gençlerle birlikte iftarlar açtı, onlarla selfie’ler çektirdi, insanların arasında. En son Diyarbakır’a gitti, esnafla el sıkıştı vs.. Bu da yepyeni bir şey. 31 Mart öncesinde böyle bir şey yoktu. Bunu biliyoruz. Uzaktan el sallayan, koruma ordularıyla beraber zaten halkla arasına mesafe koymuş olan bir Binali Yıldırım yerine, şimdi olabildiğince seçmen ile doğrudan temas kurmaya çalışan bir Binali Yıldırım var. Ve Yıldırım kampanyasının İstanbul kampanyası olduğunda ısrarlı. Bunun bir Türkiye meselesi olmadığını… Dolayısıyla siyasî konulara girmiyor. Tamamen olayı bir İstanbul belediye başkanlığı, büyükşehir belediye başkanlığı ekseninde kurmaya çalışıyor. Bunu aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan da birkaç kere söyledi. Bu tabii ki seçimi kazanmanın bir perspektifi, ama bir diğer husus da şu: “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır, İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” önermesini –ki bu ilk dile getiren bunu 25 yıl önce Recep Tayyip Erdoğan’dı– bu önermeyi unutturmak için yapılan bir şey. Yani eğer ikinci kez yapılan seçimi bir kere daha Ekrem İmamoğlu kazanırsa, bunun çok ciddi siyasî sonuçları olacak. Onun önünü kesmek için de bunun bir “Türkiye değil İstanbul seçimi” olduğu vurgulanmak isteniyor, özellikle Binali Yıldırım tarafından; ama tabii ki Erdoğan tarafından da.
Binali Yıldırım Fox TV‘ye çıktı, İsmail Küçükkaya’ya. Halk TV‘ye de çıkabilir. Bir de tabii Ekrem İmamoğlu ile canlı yayında tartışmayı kabul etti. Hatta son günlerde yaptığı açıklamalarla bu tartışmayı en çok isteyenin o olduğunu görüyoruz. Bu ilk kendisine sorulduğu zaman verdiği cevap şöyle anlaşılmıştı — ki herhalde öyleydi: “Konuşmamız lâzım”, yani Erdoğan’ın oluru lâzım olarak yorumlanmıştı. Daha sonra kendisi öne çıkmak için, İmamoğlu da Kılıçdaroğlu’ndan izin almış olmalı ki “Yapacağız galiba” şeklinde açıklamalarla bir adım öne çıkmaya çalışıyor. Bunu niçin yapıyor? Normal şartlarda bunu yapmazdı, yapmadı. 31 Mart’ta böyle bir arayışa da girmedi. Şimdi giriyor. Çünkü inisiyatif net bir şekilde Ekrem İmamoğlu’nda. Zaten 31 Mart’ın sonuçları ortada. 31 Mart gecesinden itibaren yaşananlar ortada. YSK kararı sonrasında yaşananlar ortada. Dolayısıyla böyle bir şey, çok da fazla kaybedecek bir şeyi olmayan Binali Yıldırım için bir fırsat olabilir. Böyle düşünüyor. Bu kimin işine yarar tartışması çok yapılabilir, çok spekülasyon yapılabilir. Ama şunu söylemek çok mümkün: Şu anda böyle bir şeye en çok ihtiyacı olan Binali Yıldırım. Ama her halükârda bence böyle bir tartışma iyi olur. Türkiye için de iyi olur, İstanbul için de iyi olur. Ve önümüzdeki dönemdeki seçimlere de bir kapı aralamış olur. Çok spekülatif olacak, ama öngörüm şu ki, bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminde eğer Recep Tayyip Erdoğan tekrar aday olacaksa, muhtemelen bir sonraki seçimde onun da diğer adaylarla televizyonda tartışmayı nihayet isteyeceğini tahmin ediyorum. Çünkü artık kazanan değil kaybeden bir hareket söz konusu, siyasî iktidar söz konusu. Ve kaybını durdurmak için bütün yöntemlere bir şekilde kapının açık ya da en azından aralık olduğunu düşünüyorum. Ve bu anlamda şu anda Binali Yıldırım’ın istemesi gibi yarın öbür gün Erdoğan da birtakım tartışmaları rakipleriyle, muhalefetle televizyonlarda yapmak isteyecektir. Burada tabii en çok güvendikleri, bunu yapabilme potansiyeli olan, yapması söz konusu olabilecek yerler arasında ilk akla gelen tabii ki TRT. Bütün bunlarda mutlak bir iktidar denetimi var. Dolayısıyla bu tartışmalar hiçbir zaman eşit tartışma olmayacak. Yani hangi gazeteci olursa olsun ya da sunucu olursa olsun, ne kadar garanti verirlerse versinler, o tartışma –başta Binali Yıldırım’la Ekrem İmamoğlu’nun tartışması olmak üzere– hiçbir şekilde eşit olmayacak. Ama yine de bundan Ekrem İmamoğlu’nun bence kaçınması çok gerekmiyor. Bu yönde görüş belirtenler var. Bence buna çok fazla bir gerek yok. Çünkü Ekrem İmamoğlu özgüveni çok yerinde, konusuna hâkim, özellikle İstanbul konusunda bayağı hazırlıklı olduğunu görüyoruz. 31 Mart öncesinde de gördük. Öyle bir tartışmadan çok çekinmesi gerekeceğini sanmıyorum; ama böyle bir tartışmayı Binali Yıldırım’ın istiyor olması aslında bir nevi ihtiyaç hissediyor olmasından kaynaklanıyor.
Kürtler meselesi var. Bu en kritik hususlardan birisi. Binali Yıldırım Diyarbakır’a gitti. “Kürdistan” lâfı da ağzından çıktı, sonra tevil etse de çıktı. Bu da Kürtlerin oyuna ihtiyacı olduğunun açık bir şekilde itirafıdır — ki 31 Mart öncesinde de yapmıştı, HDP seçmeninin oyuna talip olduğunu söylemişti. Ama gerek Erdoğan gerek Bahçeli o kadar negatif bir dil kullanıyorlardı ki Binali Yıldırım’ın bu söyledikleri arada kaynamıştı. Şimdi tek başına olduğu için bunu daha açık, net ve doğrudan söyleme imkânına kavuştu. Ve tabii ilginçtir, İstanbul’daki Kürtlerin oylarını almak için Diyarbakır’a gitme ihtiyacı hissetti. Bu çok sembolik bir olay. Ama siyasî anlamda bir realitenin, hani zamanında –gençler hatırlamaz ama– Süleyman Demirel’in başbakanken yaptığı Kürt realitesini tanıma meselesini bir kere daha gördük. Bu realiteyi tanımış oldu. Buradan oy gelir mi çok emin değilim. Ama yine de bu 180 derece değişikliğin bir başka göstergesi. Bu arada tabii Öcalan’ın avukatlarıyla ve ailesi ile görüşmeye başlaması ve verdiği, yolladığı birtakım mesajlardan hareketle HDP’nin seçmeninin AKP’ye ve Binali Yıldırım’a oy verebileceği spekülasyonlarına da çok fazla ses çıkartmadıklarını görüyoruz. Bu spekülasyonların inandırıcı olduğunu sanmıyorum. Ama yine de bunları susturma ihtiyacında değiller.
Bir diğer husus, Devlet Bahçeli devre-dışı. Hatırlanacaktır, İstanbul’a gelecek kamp kuracaktı, kampanya yapacaktı 23 Haziran için. Pek böyle bir şey yapmadığını görüyoruz. Herhalde özellikle de Binali Yıldırım kendisinden bunu rica etmiştir diye tahmin ediyorum. Çünkü Devlet Bahçeli’nin burada çıkıp yapacağı her açıklama Binali Yıldırım’ın bu 180 derece değiştirdiği stratejisini zorlayacaktır. İstediğini sanmıyorum. Evet, ama bu arada tabii AKP, AKP’nin birtakım sözcüleri, temsilcileri, bütün bu Binali Yıldırım’ın 180 derece değişmiş kampanyasına, değiştirmek istediği kampanyasına rağmen hâlâ arıza çıkartmaya devam ediyorlar. Pontus meselesi bunun çok çarpıcı, en öne çıkan örneklerinden birisiydi. Arada çıkartılan yalan haberler, Ekrem İmamoğlu’nun televizyonda söylediklerini çarpıtarak yaymalar, yok Habertürk ekranından PKK ve Gülen’e sesleniyor, “Gelin bu ülkeyi beraber yönetelim” diyor. Bu tür akıl almaz yalanları yaymalar vs. de aynen devam ediyor. Alttan alta bir terör muhabbetini hâlâ yapmaya çalışanlar var. Bu da bize aslında AKP’nin bir zamanlar olduğu o birlik beraberlik içerisinde sıkı disiplinli parti olmaktan ne kadar uzaklaştığını gösteriyor.
Peki bütün bu 180 derece değişiklikler neye yol açar? Binali Yıldırım’ın bu sefer kazanmasını sağlar mı? Açıkçası sanmıyorum. Çünkü AKP ilk başta önermesiyle şöyle bir tespitten hareketle yola çıktı: “31 Mart’ta biz kendi seçmenimizin bir kısmını küstürdük. Bize mesaj verdiler ve biz onlara bu mesajı aldığımızı söyleyerek oylarını bu sefer isteyeceğiz.” Yani AKP’nin en temel stratejisi, kendi küskün tabanını geri kazanma stratejisi olarak dillendirildi. Ama şu âna kadar Binali Yıldırım’ın yaptıklarıyla AKP’nin küskünlerinin ötesinde tüm İstanbul seçmenine hitap etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu da aslında bu kadar kısa zamanda başarılabilmesi mümkün olmayan bir şey. Enerjisini bence büyük ölçüde boşa harcıyor. Bunun yerine tamamen parti teşkilatı ile beraber kendi küskünlerini, kendi tabanının 31 Mart’ta sandığa gitmemişlerini ikna etmeye yönelik çalışmalara odaklanması daha akıl kârı olurdu. Ancak ortada çok ciddi bir sorun var. YSK’nın bu seçimi neden tekrarlattığının mâkul bir açıklamasını üretemediler — ne YSK’da iptal için oy veren 7 üye, ne başvuru yapan AKP temsilcileri, sözcüleri, ne de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Binali Yıldırım. “Çünkü çaldılar” dediler — ki hiç kimsenin bir şey çalmadığı YSK kararında da belirlendi. Ve burada bir hakkaniyet sorunu olduğu, yapılanın âdil olmadığı meselesi AKP tabanı tarafından da çok dikkate alınıyor. Tabii ki tavizsiz AKP seçmenleri, Erdoğan bağlıları gözü kapalı inanıyor olabilir; ama benim burada yayınlarda sürekli dile getirmeye çalıştığım, AKP seçmeninin içerisinde rasyonel hareket eden, vicdanıyla hareket eden, aklıyla ve vicdanıyla hareket eden çok hatırı sayılır bir bölüm var. Ve bu insanların ikna edilmesi konusunda şu âna kadar Binali Yıldırım’ın sunabildiği, AKP’nin ve Binali Yıldırım’ın sunabildiği hiçbir şey olmadı. Olması da pek mümkün değildi. Dolayısıyla 31 Mart’ta oy vermemiş AKP seçmeninin geri kazanılması, buna ek olarak 31 Mart’ta bir şekilde Ekrem İmamoğlu’na oy vermiş az da olsa bir grup seçmenin oyunu kazanabilmek gibi bir yolculuğa çıkmışken, Binali Yıldırım’ın önünde şöyle bir risk var: 31 Mart’ta kendisi için oy vermiş seçmenin bir kısmının bu seçimde, 23 Haziran’da sandığa gitmemesi, hatta bazılarının Ekrem İmamoğlu’na oy vermesi ihtimali var. Şu âna kadar yürüttüğü 180 derece değişmiş kampanya stratejisine baktığımız zaman bunları tatmin edebilecek bir çıkışı yapabildiğini görmedik.
Şöyle bir soru var yalnız, bu bence önemli: Şu kampanyayı Binali Yıldırım 31 Mart öncesi yapsaydı ne olurdu? Bence bu soru çok önemli bir soru. Bence 31 Mart öncesinde bu kampanyayı Binali Yıldırım İstanbul’da, ama Erdoğan tüm Türkiye’de yapmış olsaydı, yani bu olayı bir beka sorunu olarak göstermek, kendisinden olmayanları düşmanlaştırmak, kriminalize etmek, terörle eşleştirmek yerine, şu izlenen çizgiyi yumuşak, sakin bir şekilde, herkese hitap eden, kırıcı olmayan bir üslûpla, herkesin oyuna talip olan bir kampanya yürütmüş olsaydı, bence 31 Mart’taki o büyük yenilgiyi almazdı. Dolayısıyla 31 Mart, Tayyip Erdoğan’ın siyasî kariyerinin en büyük stratejik yanlışı olarak bence tarihe geçti. Ve bu yapılan hatadan böyle alelacele dönme şansının artık olacağını sanmıyorum. 31 Mart öncesinde bu kampanya, bu üslûp benimsenmiş olsaydı, İstanbul’u Binali Yıldırım’ın kazanma ihtimalinin bayağı ciddi olduğu kanısındayım. Ama bu saatten sonra bunun çok fazla mümkün olabileceği düşüncesinde değilim. Seçmen de herhalde şunu görüyor: 31 Mart öncesi bambaşka şeyler söyleyen, Erdoğan’la İstanbul oyunu isteyen, sürekli negatif bir nefret dili üzerine kurulu bir kampanya, daha sonra bu kampanyanın dilinin değişmesi. Bu ne derece ikna edici olur, çok emin değilim. Binali Yıldırım geç de olsa ipleri eline aldı ya da geç de olsa ipler Binali Yıldırım’ın eline verildi. Ama arada Ekrem İmamoğlu’nun birçok açıdan açtığı bir mesafe var. O mesafeyi kapatabilme ihtimalinin çok da kolay olmayacağı kanısındayım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.09.2019 Davutoğlu ve arkadaşlarının AKP’den istifasının muhtemel sonuçları
12.09.2019 CHP değişmeli mi? Değişebilir mi?
11.09.2019 11 Eylül’ü kim yaptı?
11.09.2019 Transatlantik: John Bolton olayı, Ali Babacan söyleşisi, Kremlin’deki CIA ajanı & Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge’de son durum
10.09.2019 Ali Babacan’ın söyledikleri ve söylemedikleri
09.09.2019 Bir “muhalefet” stratejisi olarak felaket tellallığı
06.09.2019 Yargı vesayetinde son nokta: Canan Kaftancıoğlu’na mahkumiyet
05.09.2019 Ekrem İmamoğlu’nun başkanlıkta 70 günü
04.09.2019 Erken seçim olur mu? Olursa ne olur?
03.09.2019 İçeride ve dışarıda Erdoğan’ın zor günleri: Murat Yetkin ile söyleşi
13.09.2019 Davutoğlu ve arkadaşlarının AKP’den istifasının muhtemel sonuçları
04.09.2019 Turkey: Could there be an early election? If so, what will happen?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
24.07.2019 Pourquoi le gouvernement turc change-t-il son attitude face aux syriens ?
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı