Erdoğan, krizini kendi belediyelerine kayyum atayarak çözebilecek mi?

06.10.2017 medyascope.tv

6 Ekim 2017’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Türkiye pazartesi akşamından beri Adalet ve Kalkınma Partisi’nden il belediye başkanlarının akıbetini merak ediyor, konuşuyor. Daha öncesinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş istifa etti. Ardından Düzce Belediye Başkanı geldi. Şimdi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek –ki kendisi 23 yıldır bu makamı tutuyor– ve çok sayıda il belediye başkanının –ki içlerinde Bursa, Balıkesir, Antep gibi büyükşehir belediyeleri de var– akıbeti merakla bekleniyor. Ve yapılan görüşmeler var, haberler var, yalanlamalar var, doğrulamalar var. Ama şunu biliyoruz: Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere, yetkili olabilecek hiç kimse –çünkü en yetkilisi, tek yetkili zaten o– böyle bir şey yok demedi. Suçlanan –suçlama dedim ama, halbuki ortada net bir suçlama yok–, istifası istendiği söylenen belediye başkanlarından da genellikle mahcup açıklamalar var, ya da sessizce geçiştirme var. Ve tabii en çok yapılan da: Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlılık beyanları var.

Gökçek’in akıbeti
Ne olacak? Hızlı bir şekilde gelişeceğini tahmin ediyorum. Ve her ne kadar bu konuda çok baskın bir düşünce olmasa da, Melih Gökçek’in birkaç gün içerisinde, çok kısa süre içerisinde Ankara belediye başkanlığından ayrılmak durumunda kalacağını, muhtemelen istifa edeceğini tahmin ediyorum. Yanılıyor olabilirim. Birçok kişi onun direneceğini, elinde kozlar olduğunu vs. söylüyor. Ama bunların bir anlamı yok. Şu anda, hele 17-25 Aralık’ta yaşananlar düşünülüp onun ne kadar etkisiz kaldığını düşündüğümüzde, kimsenin Erdoğan’a karşı onu zorlayabilecek bir kozu olabileceğini sanmıyorum.
Bu yayının başlığında Erdoğan’ın kendi belediyelerine kayyum ataması diye bir tanımlama yaptım. Bunu burada Medyascope’ta arkadaşlarla konuştuk. Tam kayyum mu diye itiraz edenler oldu. Çünkü İstanbul’da oldu, Düzce’de olacak ve diğerlerinde de olacak. Bir şekilde yerine başkası seçiliyor. İlçe belediye başkanı yani seçimle gelmişlerden başkaları seçiliyor. Ama şunu biliyoruz ki, burada yapılan aslında bir kayyum ataması. Erdoğan bu kişileri görevden alıyor ve yerine büyük ölçüde onun istediği kişi geliyor. Zaten İstanbul Büyükşehir’de olduğu gibi çok öne çıkmıyor gelen kişiler. Öne çıkacağa da benzemiyorlar. Seçimlere kadar düşük profilli isimlerle bu belediyeleri yürütmek istiyor. Bu bence kayyum atamaktır. HDP ve Demokratik Bölgeler Partisi’ne mensup belediye başkanlarının görevden alınmaları büyük ölçüde yasa yoluyla, zorla olmuştu. Yerlerinde devletin içerisinden genellikle kaymakam, vali gibi isimler kayyum olarak atanmıştı. Burada biraz daha farklı. Ama sonuçta burada seçimle gelmiş, halkın seçtiği kişilerin, ülkeyi tek başına yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından görevlerinden alınmaları var. Yerini alacak kişilerin bir seçim yoluyla gelmiş olmaları, daha önce kendilerinin de bir şekilde seçilmiş olmalarının bir yere kadar anlamı var, bir yerden sonra hiçbir anlamı yok. Çünkü Kadir Topbaş seçilirken ya da Melih Gökçek seçilirken, partileri adına, ama kendileri olarak seçildiler.
O anlamda bugün hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ’ın “Nasıl parti o kişileri getirmişse, aynı şekilde o kişileri çekebilir de” demiş olması bence çok açıklayıcı bir şey değil. Bir kere demokrasiden uzak, demokratik kültürden uzak bir açıklama. Ama biliyoruz Türkiye zaten uzun bir süredir demokrasi meselesinde çok ciddi bir şekilde patinaj yapıyor. Bir zamanların ileri demokrasi talebinin ya da hedefinin telaffuz bile edilmediğini görüyoruz.

FETÖ faktörü
Peki niye bu görevden almalar yapılıyor? Görevden alma bunlar. Sonuçta istifaları istenmiş olsa da görevden alınıyorlar. Neden alınıyorlar? Şimdi ilk akla gelen, referandumda yaşanan başarısızlık ve referandumdaki başarısızlığın yaşandığı yerlerde, İstanbul, Ankara başta olmak üzere bu olay gündeme geliyor. Bu boyutu gerçekten var. Ama referandumda çok da başarısız olmayan, yani belli bir başarı gösteren, “Evet” oylarının fena olmadığı yerlerdeki bazı belediye başkanlarının adları da zikrediliyor. Ben bunun içerisinde çok ciddi bir şekilde bir FETÖ ayağı olduğu kanısındayım. Kadir Topbaş’ın damadı, Düzce Belediye Başkanı’nın damadı, zaten bu anlamda kamuoyuna yansımış hususlardı. Melih Gökçek-FETÖ ilişkisi konusunda Bülent Arınç’ın yakın bir zamana kadar dile getirdiği iddialar –çok açmadı, ama çok söyledi–, “parsel parsel” lafı — ki Melih Gökçek de zaten zamanında Gülen Cemaati’yle arasının hayli iyi olduğunu reddetmiyor. Ama 17-25 Aralık’tan sonra tutumunu değiştirdiğini söylüyor. Ve şu anda kendisi en hızlı FETÖ avcılarından birisi bir süredir. Ama biliyoruz ki zaten son dönemde en sert şekilde FETÖ avcılığına soyunmuş olanların büyük bir kısmının örtmek istedikleri birtakım ilişkiler olduğunu birçok örnekte gördük. Değişik, birbirinden farklı örneklerde gördük. Bunun bir FETÖ ayağı olduğunu düşünüyorum. Ama bu çok fazla dillendirilmiyor. Eğer bu kişilerin bazıları bir direnç göstermek isterlerse bu FETÖ meselesi bir şekilde alenileşecektir. Onu da bir not olarak düşelim. Ama zaten değişik şekillerde, değişik niteliklerde böyle bir bağlantı içerisinde olan, FETÖ bağlantısı olan kişiler, kendi bağlantılarını bildikleri için ve devletin de bunu bildiğini bildikleri için herhalde çok fazla direnemeyeceklerdir.
Şunu söylemek istemiyorum, buradaki söz konusu olan isimlerin hepsi Fethullahçı falan, böyle bir şey yok. Ama Türkiye’de Fethullahçılığın güçlenmesinde belediyelerin –ki bu belediyelerin ezici bir çoğunluğu AKP’liydi– çok önemli katkıları oldu. Bunlara arsa tahsisi, birtakım imkânlar tahsisi… Belediyeler, örneğin Gaziantep’le ilgili, Gaziantep’teki Cemaat üniversitelerinin yerleri vs. konusunda belediyeyle ilgili çok değişik zamanlarda değişik şeyler çıkmıştı.
Olayın bir referandum ayağı var, bir FETÖ ayağı var. Yolsuzluk gibi iddialar var, ama somut iddialar dile getirilmiyor. Ancak şunu biliyoruz ki belediyeler, AKP’li belediyeler belli bir aşamadan sonra genellikle rant paylaşımıyla beraber anılır oldu. Uzun bir süredir bu böyle. Ve bu anlamda yıpranmamış belediye yok. Ancak yolsuzluğun, AKP tarafından ve Erdoğan tarafından arada sırada adı geçse de çok fazla öne çıkartıldığını sanmıyorum. Burada esas mesele bence 2019’da yaşanacak olan iki seçime hazırlık.

Kendi altını oymak
Bu 2019 yaklaştıkça işler gerçekten iktidar partisi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan için giderek zorlaşıyor. Bir şeyler yapmak gerekiyor. Bir şeyler yapmanın adımlarından birisi olarak birtakım ayıklamalar, yeniden yapılanmalara gidiliyor. Ve belediyelerle başlamışa benziyor. Aslında Meclis grubunda da birtakım ayıklamalar olabilir, ama şu anda Meclis grubunda böyle bir şey yapılırsa belediyelerde bu olamıyor. Belediyede ne oluyor? Bir belediye başkanı istifa ettirildikten sonra yerine Erdoğan’ın denetiminde bir başkası geliyor. Ama milletvekilliğinde yedek milletvekilliği olmadığı için, eğer bazı milletvekilleri tasfiye olursa bağımsız milletvekili olarak yollarına devam edecektir, ya da diyelim ki milletvekillikleri düşürülürse AKP’nin milletvekili sayısında azalma olacaktır. Dolayısıyla AKP’nin milletvekillerine daha uzun bir süre dokunmayacağını varsayabiliriz. Çünkü orada çok hızlı bir şekilde aleyhine dönebilir. Ama benzer bir temizliğin herhalde milletvekilleri için de ileri bir tarihte yapılmasının Erdoğan tarafından tasarlandığını öngörebiliriz.
Yani bir yeniden yapılanma, kendini tazeleme arayışında belediyeler başlangıç noktası olarak seçilmiş gözüküyor. Ama ortada çok ciddi bir sorun var. Adalet ve Kalkınma Partisi denince akla ilk kurulduğu andan itibaren Tayyip Erdoğan’ın da etkisiyle belediyeler geldi ve uzun bir süredir çok önemli belediyeleri bu parti, iktidar partisi kontrol ediyor. Hükümet icraatları kadar, hatta kimi zaman onun da ötesinde belediye icraatları öne çıkartıldı. Ve hükümetle belediyeler aynı partiden olduğu andan itibaren de zaten işbirliğiyle yapılan projeler, büyük projeler öne çıkartıldı. Şimdi temizliğin belediyelerden başlatılıyor olması AKP içerisinde, aslında AKP’nin kendi üzerinde yükseldiği zemini oyması anlamına geliyor. Bir dönem tırnak içinde başarılı belediyecilikle yol almış olan bir siyasi hareket şimdi başarısızlığın faturasını öncelikle belediyelere kesiyor — ki bu çok büyük bir mesele. Yani kriz çözeyim derken aslında krizi derinleştiriyor AKP, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan. Belediyelere bu şekilde neşter atılmasının AKP’ye getireceğinden çok götürecekleri olacaktır bana göre.

Artık dava yok
Bir diğer husus tabii ortada: Bu kişiler niye istifa ettiriliyor sorusuna cevap verilmiyor. Birtakım cevaplar muhakkak var; en azından Erdoğan’ın siyasette en yakın olan, ağabey olarak gördüğü Kadir Topbaş’ı istifaya yöneltmesinin herhalde birtakım nedenleri vardır. Ama bunların hiçbirisi hiçbir şekilde telaffuz edilmedi. Öyle ki, Kadir Topbaş istifasını açıkladığı basın toplantısında kendisini öve öve bitiremedi, ama niye istifa ettiğini de söyleyemedi. Bu olay da çok ciddi bir sorunu beraberinde getirecek. Şimdi AKP’ye yakın birtakım köşe yazarlarının yeni yeni söylemeye başladığı, ama Medyascope’ta benim yaptığım yorumları takip edenler bilir –iki yıldır biz faaliyet yürütüyoruz medya olarak–, yaptığım analizlerde iki yıldır tekrarladığım bir husus yeni yeni telaffuz edilmeye başlandı. Ortada artık bir dava yok. Ortada bir dava kalmadı. Ortada bir davanın kalmadığını da zaten belediyelere yapılan operasyonla görüyoruz.
Dolayısıyla krizi çözmesi için başvurulan bu uygulama aslında krizi çok daha derinleştirmeye aday. Hele istifası istenen belediye başkanlarından kazara herhangi birisi birazcık itiraz etmeye kalksa –ki açıkçası beklemiyorum, ama diyelim ki böyle bir ihtimal olursa– bu da çok daha fazla ciddi bir şekilde gündeme gelecektir.
Artık kendi içerisindeki sorunlara yoğunlaşmış durumda AKP. Bir siyasi partinin kendi içerisindeki meselelere yoğunlaşması demek, o siyasi partinin patinaj yapması anlamına gelir. Geçmişte bunun en çarpıcı örneği ANAP’la olmuştu. ANAP Özal zamanında tek başına iktidarını bir süre götürdü. Ama bir yerden sonra artık biz gazeteciler ve kamuoyu, ANAP’ın yapıp ettiklerinden çok ANAP’ın içinde yapılıp edilenlere odaklanmaya başladığı andan itibaren, ANAP kaybetmeye başlamıştı. Şimdi AKP de böyle bir ANAP’ın –tabii birebir aynı değil ama– geçmişte yaşadığına benzer bir deneyime girmiş gözüküyor. ANAP’taki fark tabii şu: ANAP’ta birbirinden farklı gruplaşmalar vardı ve bu gruplaşmalar içerisinde birtakım iktidar mücadeleleri vardı. Burada öyle bir şey yok. Burada tek bir iktidar odağı var ve birtakım bireyler var. Bu bireyler o iktidar odağı tarafından, yani Erdoğan tarafından “Sizi ben getirdim, istediğim zaman ben alırım” perspektifiyle, bu açıklamayla alınabiliyorlar. Yerlerine yenileri getirilebiliyor. Ya da oradan alınıp başka yere konabiliyor. Ama Türkiye’nin iyi kötü bir demokrasi deneyimi var, geçmişi var ve AKP içerisinde, şu anda parti içerisinde yaşanan şeyler bu deneyimle hiçbir şekilde bağdaşan şeyler değil.
Daha ötesinde, AKP’nin kuruluşundaki temel saik, zamanında içinde yer aldıkları Refah Partisi ardından Fazilet Partisi’nde Necmettin Erbakan’ın tahakkümü –ki Necmettin Erbakan’ın tahakkümü şu anda Erdoğan’ın partiyi kontrolüne göre bence daha zayıftı, daha esnekti; en azından onun orada yanında birlikte görev yaptığı ak saçlılar ya da gelenekçiler denilen bir ekip vardı, onların belli anlamlarda gücü vardı; ama bir müddettir AKP’de bu da yok, böyle bir ekip de yok Erdoğan’ın etrafında– Erbakan’ın bu tahakkümüne karşı, varlık nedeni bu olan bir hareketin bugün geldiği nokta onun çok daha gerisine gitmiş durumda. Parti-içi demokrasinin bu şekilde dibe vurmuş olmasının AKP’nin önümüzdeki döneminde işlerini daha da zorlaştıracağını çok net bir şekilde söyleyebiliriz. Her ne kadar gidenler davaya ve davanın liderine bağlılıklarını ifade ediyor olsalar da hiç kimse o makamları kolay kolay bırakmak istemeyecektir. Ve bunların hepsi çok ciddi sorunları da beraberinde getirecektir.

2019 çok zor olacak
Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan halkın oylarıyla seçilmiş olan HDP ve BDP belediyelerine yargı yoluyla yaptığı kayyum atamalarının başka bir versiyonunu kendi partisinin yine halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarına yönelik olarak yapıyor. Ama nasıl HDP, DBP’li belediyelerin yerlerine atanan kayyumlar o bölge halkını kazanamamışlarsa ve dolayısıyla devlet orada HDP, DBP hareketinin etkisini kıramamışsa, yani bu Kürt bölgelerinde yapılan kayyum atamalarından devlet çok somut olarak nasıl bir şey elde edememişse, ancak sadece birtakım şeyleri ertelemek, ötelemekten başka bir işe yaramadıysa, şimdi kendi belediye başkanlarının yerine kayyum atamakla kendi sorununu bence çözebilecek değil. Hatta tam tersine daha fazla derinleştirecektir. Eğer Türkiye’de gerçekten özgür, bağımsız medya güçlü bir şekilde var olabilseydi, sadece ve sadece Kadir Topbaş’ın görevinden ayrılmak zorunda kalması üzerine Adalet ve Kalkınma Partisi içerisinde çok ciddi bir şekilde taşlar yerinden oynayabilirdi. Muhtemelen kaç tane belediye başkanı görevden ayrılmak zorunda kalırsa kalsın, kim olursa olsun, birtakım şeyler olacaktır sosyal medya üzerinden. Ama bu kısa vadede AKP’yi ve Erdoğan’ı çok fazla rahatsız etmeyecektir. Ama bu gidişat 2019 hazırlığının böyle kendi belediyelerine kayyum atamasıyla başlamış olması, 2019’un gerçekten Erdoğan için çok zor olacağının ve onun da bunu çok iyi bildiğinin bir göstergesi olarak karşımızda duruyor. Tekrar tekrar söyleyeyim: Bu adım bu krizi çözmez, tersine derinleştirir. Bakalım bu söylediklerimde… tabii bunların hepsinin kaydı var, hiçbirisini silmiyoruz, yarın öbür gün bunları daha uzun boylu konuşacağız. Ama bu hareketi uzun bir süredir izleyen birisi olarak Tayyip Erdoğan’ın beni şaşırtacak ölçüde –başkaları şaşırmıyor olabilir ama ben şaşırıyorum– hatalardan dönmek adına yeni hatalar yaptığını görüyorum. Yanlışı yanlışla çözmeye çalıştığını görüyorum. Tayyip Erdoğan’ın siyasi kariyerinde gerçekten çok şaşırtıcı bir aşamayı yaşıyoruz. Belki de artık geri dönülmez bir noktadadır ve bir anlamda artık bu kapasitesini, sorun çözme kapasitesini ve kabiliyetini yitirmiştir. Bakalım, göreceğiz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
17.10.2017 Perinçek iktidar ortağı mı?
16.10.2017 IŞİD’in Türkiye’deki geleceği
13.10.2017 Melih Gökçek’ten sonra AK Parti
13.10.2017 Ümit Özdağ, Meral Akşener ile kurdukları partiyi anlattı
12.10.2017 15 Temmuz’u ABD mi yaptırdı?
11.10.2017 Ahmet Şık: Cesur ve iyi gazeteci
11.10.2017 Transatlantik: Vize krizi Washington’dan nasıl görülüyor & İdlib operasyonu
09.10.2017 Neden Rusya “in”, ABD “out” oldu?
06.10.2017 Erdoğan, krizini kendi belediyelerine kayyum atayarak çözebilecek mi?
05.10.2017 Erdoğan–Barzani dostluğu neden bozuldu?
17.10.2017 Perinçek iktidar ortağı mı?
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı