Erdoğan ve AKP ile özdeşleşen İslami cemaatler 23 Haziran’ın faturasını ödemekten kurtulabilecek mi?

03.07.2019 medyascope.tv
Read in English

3 Temmuz 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Şükran Şençekiçer hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bundan bir süre önce piyasaya bir rapor düştü. Aslında raporun hazırlanması 2016 yılı. Ancak yeni, yaklaşık bir ay önce sosyal medyada, dijital ortamda dolaşıma girdi. Başlığı “Türkiye’deki dinî sosyal teşekküller, geleneksel dinî-kültürel oluşumlar ve yeni dinî akımlar”. Diyanet kabul etmiyor. Ama Diyanet’in bir birimi tarafından hazırlandığı giriş bölümündeki ibârelerden anlaşılıyor. Burada Türkiye’de var olan değişik kişiler etrafındaki dinî örgütlenmelerden tutun da, çok köklü, tarihsel kökleri olan cemaatlere kadar hepsi teker teker ele alınmış. Neredeyse eksik hiçbir şey yok. Ve bunlar hakkında görüşler belirtilmiş. Önce verilen bilgiler var, ardından yapılan değerlendirmelerde genellikle bu yapıların devletle olan ilişkileri sorgulanıyor. Ve bazıları hakkında devlete –Diyanet yönetimine, herhalde onun üzerinden de devlete– uyarılar yapılıyor. Bu raporla ilgili yayın yapmayı çok düşündüm. Ama önce 31 Mart, ardından 23 Haziran seçimleri nedeniyle nasip olmadı. Şimdi olmasının nedeni de açıkçası Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın en son Onur Yürüyüşü hakkında yaptığı açıklama. Eşcinsellik ve diğer LGBTİ hakkında yaptığı bu açıklama nedeniyle bu yayını yapmak fikri tekrardan doğdu. Çünkü bu açıklama nereden bakarsanız bakın saçma bir açıklama, gereksiz bir açıklama. Diyanet İşleri Başkanlığı sanki bu ülkenin tümünü kucaklama iddiasında olmayan bir yermiş gibi, sanki bu ülkede hem dindar hem de eşcinsel olan insanlar yokmuş gibi, hepsini suçlayan bir açıklama yaptı. Neyse. Ama mesela bugün yaşanan bir olay var. Çorlu kazasının 1 yıl sonra nihayet mahkemesi görüldü, görülmeye başlandı. Ama çok kısa sürdü. Mahkeme heyeti çekildi. Ve mahkemenin öncesinde ve sonrasında yakınlarını kaybedenlerin uğradığı baskıları gördük polis tarafından. Daha önce de Ankara’da yapmak istedikleri bir gösteri aynı şekilde çok sert bir şekilde bastırılmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı böyle konularda sesini çıkartmıyor. Gerçekten insan vicdanını, hakkaniyet duygusunu yaralayan, adalet duygusunu yaralayan olaylarda sesini çıkartmayan; ama toplumda kendi standartlarına uymayan başkalarını ötekileştirici açıklamalardan geri kalmayan bir Diyanet var. Ve aynı Diyanet, devletin bir kurumu olmasına ek olarak aynı zamanda siyasî parti faaliyetlerinde de çalışan bir Diyanet. Demin arkadaşlar gösterdiler. Enderun Teravihi diye bir şey yapıldı — yaratıldı, yapıldı. 23 Haziran seçimleri öncesinde Diyanet düzenledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan katıldı. Tabii ki 23 Haziran seçimlerine bir etkisi olması hesaplandı. Ve 23 Haziran seçimlerinin sonuçlarına baktığımızda en son 13 bine inmiş olan farkın 800 bini aştığını gördük. Bu da aslında Diyanet’in ne derece fonksiyonel ya da fonksiyonsuz olduğunu gösteriyor. Benzer çıkışlarında Diyanet tabii bunu bir seçim kampanyası olarak söylemedi. Ama hepimiz bunun böyle olduğunu algıladık. Katılanlar da, bunu benimsemeyenler de bunun 23 Haziran’la ilişkisini gördük. Bu arada birtakım cemaatler de seçimlerde çok aktif pozisyonlar aldılar. Bunlardan iktidarı destekleyenler alenen yaptı. Yani iktidarın adayı Binali Yıldırım’ı destekleyenler alenen yaptı. Birtakım fetvalar verildi. Cübbeli Ahmet Hoca’nın fetvası var, mâlûm. Binali Yıldırım İsmailağa Cemaati’ni ziyaret etti, orada fotoğraflar çektirdi vs.. Alenen Binali Yıldırım’ı desteklediğini söyleyen çok sayıda cemaat gördük. Cemaatin kendisi değilse bile… Doğrudan cemaatin kendisi olarak yapanlar da var. Mesela Nakşibendiliğin İskenderpaşa Cemaati bunu yaptı. Tabii sonuçta AKP yenildiği için onlar da yenilmiş sayılıyor. Ama bir de cemaatlerin kendilerinin değil de onların birtakım vakıflarının, derneklerinin yaptıkları açıklamalar, aldıkları pozisyonlar var. Bu bize bir kere daha Türkiye’de İslamî cemaatlerin devletle olan ilişkisinin nasıl sorunlu olduğunu gösterdi.
Daha öncesinde de, demin sözünü ettiğim raporda bu konuda çok ilginç saptamalar var. Türkiye’deki cemaatlerin büyük bir kısmı zaten devletle sorun yaşamak istemezler. Devlete hep sadık kalmaya çalışırlar — devletin başında hoşlarına gitmeyen kişiler olsa dahi. Ama aynı zamanda bu cemaatlerin büyük bir kısmı siyasetle hep bir şekilde ilişkilidir; siyasetle olan ilişkileri bir al-ver ilişkisidir. Yani birtakım adayları destekleyerek karşılığında cemaatleri için birtakım ayrıcalıklar vs. beklerler. Ama hiçbir zaman alenen cemaatlerin bir parti yanında tavır aldığı pek görülmemiştir — hiçbir zaman demeyeyim, pek görülmemiştir. Bir iki cemaat bu konuda istisnadır. Süleymancılar bu anlamda istisnadır. Çünkü Süleymancılar’ın lideri Kemal Kaçar zaten zamanında milletvekili oldu. Ardından Nurcuların önemli bir bölümü de öteden beri merkez sağ partilerini –Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi gibi– açıkça desteklemişlerdir. Ama onun dışındaki büyük kısmı aleni bir şekilde yapmaz. Hatta bazıları her gelen partiye –genellikle sağ partilere tabii–, rakip sağ partilere de ayrı ayrı desteklerini söylerler. Ama sonuçta şeyhin –ki büyük ölçüde tarikatlarda şeyhler söz konusu–, şeyhin söylediği bir kişi olur, bir parti olur. Ama bunları aleni yapmazlardı. Bu olay Türkiye’de artık iyice değişti, iyice alt üst oldu. Ve özellikle de Fethullahçılar ile Erdoğan’ın savaşının ardından artık Erdoğan cemaatlerin hemen hemen hepsine açık bir şekilde kendisine tâbi olmayı dayattı. Tâbi olmayanların yaşam alanlarını daralttı. Bazı grupları, Alparslan Kuytul örneğinde olduğu gibi cezalandırdı. Hâlâ kendisi içeride, biliyorsunuz, arkadaşlarıyla beraber, Furkan Vakfı. Bu tam geleneksel cemaatlere uymayan, yeni dönemde ortaya çıkmış bir İslamcı grup. Ama yine de bu anlamda değerlendirilebilir. Ya da doğrudan kendisine destek vermeyen az sayıdaki Nurcu gruba birtakım sorunlar çıkarttı. Buna karşılık kendisine destek verenlerin önünü açtı. Bunlara, görüyoruz, belediye imkânları sunuldu. Bunların vakıflarına destekler verildi. Kimi zaman arsa tahsis edildi, kimi zaman taşınmazlar çok düşük ücretlerle kiralandı vs.. Böyle bir al-ver ilişkisi oldu. Ancak bu ilişki sırasında cemaatler ne alırlarsa alsınlar, karşılığında verdikleri diyelim ki sadece bir oy olsa bile aslında kaybettikleri çok büyük oldu. Bunu da 23 Haziran sonrasında daha net bir şekilde görebiliyoruz. Şöyle ki; bütün bu son dönemde tamamen kendilerini Erdoğan’la özdeşleştiren birçok cemaat, 23 Haziran’da bir panikle yine ona son kez destek veren ya da son kez olmasa bile sonuncu kez destek veren cemaatler şimdi kara kara düşünüyorlar; bundan sonra ne olacak diye. Evet, gerçekten bundan sonra ne olacak? Ve bu da bize gösteriyor ki devlete bu şekilde râm olunduğu zaman, mesela burada devletin başındaki kişiye bu şekilde tâbi olunduğu zaman, cemaat, hele kökü tarihten geliyorsa, bir Nakşibendilik gibi, Kadirilik gibi, Cerrahilik gibi… — Cerrahilik mesela, Türkiye’de en apolitik gruplardan birisi olarak bilinirdi. Çok sayıda Cerrahi şeyhi zamanla Muzaffer Ozak’tan itibaren benim gazeteciliğe başladığım zamanlarda, ardından Sefer Baba zamanındaki Cerrahilik’le, şimdi adını hatırlamadığım, çok da önemli olmayan, televizyonda çıkıp hamile kadınların sokakta dolaşmasının yanlış olduğunu söyleyecek kadar –artık nasıl diyeyim?– basitleşmiş kişiler eliyle Cerrahilik gibi bir yapı bile bu son dönemde tamamen kendini siyasete birebir bağımlı kıldı ve bundan sonra bu kişiler, şimdi, bu gruplar, önümüzdeki dönemde kendilerinin aslında siyasetler üstü olduğunu, herkese eşit mesafede olduklarını, önemli olanın devleti ve belediyeleri kimin yönettiği olduğu ya da bunların her biriyle çalışabileceklerini, hepsine saygılı olduklarını söyleyeceklerdir; ama geride çok ağır bir mirası da, bir yükü de sırtlarına alarak. Şöyle düşünüyorum: Benim bu olayları çalışmaya başladığım zaman, gazeteci olarak 1985 yılından beri, birtakım İslamî grupların, cemaatlerin her birinde tabii ki eleştirecek çok yön vardı. Ama her birinde, bir şekilde insanların oralara girişlerine baktığınız zaman, esas arayış uhrevî gözükür. Yani mânevî anlamda bir tatmin, bağlılık ve kendi sorunlarından bir şekilde uzaklaşmak. Ama aynı zamanda çok ciddi bir şekilde bir kollektivitenin içerisinde, cemaat içerisinde yer alma, yani hem bireysel hem de toplumsal diyelim, iki arayışın birlikte olduğu yerlerdir. Ve bu yerler iyi kötü tarih boyunca, yüzyıllardır bazıları bunları iyi kötü inişli çıkışlı bir şekilde bu günlere kadar getirmişlerdi. Seksenli yıllarda bu cemaatlerin bir dönüşüme uğradığını gördük. Özellikle İskenderpaşa Cemaati, Mahmud Esad Coşan liderliğinde cemaatini alabildiğine modernizme uyumlu kılmaya çalıştı. Ama tabii ki bu noktada esas daha dipten ve derinden gelen Fethullah Gülen vardı. Bütün bunlarla beraber, bütün cemaatler gerçekten moderniteye, yeni koşullara ayak uydurmak konusunda çok büyük bir hareketlilik içerisine girdiler, girmek zorunda kaldılar. Ama girdikten sonra da baktık ki cemaatleri cemaat yapan şeylerin hepsini, sanki uçak irtifa kaybettiği zaman ilk atılacak şeylermiş gibi üzerlerinden attılar.
Şu anda Türkiye’de bu yayına koyduğum başlık: “Devletten bağımsız cemaat kaldı mı?” Kaldı. Çok az var. Ama bunların gücü çok zayıf. Bir kere çok cesaret de edemiyorlar bir şeyler yapmaya. Çünkü devletin otoritesinden ürküyorlar. Önümüzdeki dönemde ne olur onu bilemiyorum. Ama onun dışında büyük bir çoğunluğu oluşturan, tıpkı medyada olduğu gibi, hani ne diyoruz, Türkiye’de medyanın yüzde 90’ı siyasî iktidar tarafından kontrol ediliyor. Türkiye’de İslâmî câmianın da yüzde 90’ı siyasî iktidar tarafından, Erdoğan tarafından bir şekilde kontrol ediliyor. Ve Erdoğan’ın krizi ile beraber bunlar da çok ciddi bir krizin içerisine girdiler. Bu saatten sonra toparlayabilme imkânları olacağını açıkçası sanmıyorum. Tabii ki yavaş yavaş başlayacaklardır, şimdiden başladılar bile. Ama bu gidişat, Erdoğan’ın kaybı onların da kaybı anlamına gelecek. Devletten bağımsız, şu andaki devletten bağımsız cemaat pek kalmadı. Şu andaki iktidarın bir şekilde değişmesi durumunda bunlar bağımsız olacaklar otomatikman. Tamam, eyvallah. Ama bence kendi ayakları üzerinde duran cemaatler olamayacaklar. Çünkü o kadar çok varlıklarını iktidara ve Erdoğan’a eşitlediler, ki önümüzdeki dönemde durumlarının çok vahim olacağını tahmin ediyorum. Zaten şu anda çok parlak durumda değiller. Dünyevi olarak mal varlıkları gelişmiş olabilir, şirketlerin sayısı artmış olabilir, değişik değişik yerlerde çok sayıda şeye sahip olabilirler. Ama İslâmî cemaat olma vasfını sürdürebilmelerine bunlar yetmeyecektir. Bir diğer olay da tabii Fethullahçılık örneği var önümüzde. Fethullahçılık bir cemaat olarak varılabilecek en yüksek seviyeye vardı, her anlamda. Ve ondan sonra bunun verdiği kibirle Türkiye’ye yaptığı kötülükleri, bu süreç içerisinde yaptığı, ama çaktırmadan yaptığı kötülükleri alenen yapmaya başladığı andan itibaren de hızla yukarıdan en aşağıya kadar indi. Bu örnek, Fethullahçılık örneği tabii buradakilere birebir uymuyor. Ama şu anda var olan, yakın bir zamana kadar kaderlerini Erdoğan’la eşleştirenlerin geleceğinin çok parlak olacağını sanmıyorum. Bu arada bir not düşeyim: 31 Mart öncesinde bazı grupların İmamoğlu’nu desteklediğini duydum. Çok teyit etme imkânım olmadığı için isimlerini vermek istemiyorum. Ama bunlardan bir tanesi çok yakın zamana kadar Erdoğan’la çok yakın ilişki içerisinde olduğunu bildiğimiz bir grup. Başkaları da olduğunu duydum. Bu bile aslında şimdiden bazı İslâmî iddialı grupların gidişatı görüp, ki böyle bir özellikleri vardır, haklarını vermek lâzım; Türkiye’nin nereye gittiğini çok iyi kestirebilirler ve ona göre pozisyon değiştirebilirler; zamanında Özal’a verdikleri destek, daha sonra Özal’dan uzaklaşıp tekrar Demirel’e yöneldikleri, daha sonra hep küçük gördükleri Refah Partisi ile ve ardından AKP ile ilişki kurmaya girmeleri gibi. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Cemaatlerin en büyük iddiası, en büyük gücü, kendilerini siyasetler üstü göstermelerindendir. Ve siyaseti aslında sempatik olmayan, kendilerine yakışmayan bir iş olarak göstermeleridir. Ve böylece yukarıdan, dünyada olan, ülkede olan her şeye yukarıdan bakma şansları olabiliyordu. Ama şu anda bir parti, teşkilat yöneticisi gibi pozisyon almış çok sayıda cemaat mensubu ve cemaat yöneticisi var. Ve bunların bu saatten sonra insanların gönüllerine seslenebilme imkânının çok fazla kalmış olduğunu sanmıyorum.
Özetleyecek olursak; Erdoğan’la beraber güç kazananlar, hep söyleyegeldiğim, “Erdoğan’la beraber kazananlar onunla birlikte kaybetmek istemiyorlar” diye bir önermem var. Cemaatlerin büyük bir kısmı da böyle. Ama şunu vurgulamak lâzım: Birileri onların Erdoğan’la beraber kazandığını hiç unutmayacak. Dolayısıyla kaybetme ânında direksiyon kırmaları halinde onlara aslında her şeyin herkes tarafından bilindiği hatırlatılacak. İslâmî cemaatlerin, İslâmî iddialı cemaatlerin diyelim, bu saatten sonra Erdoğan’ın kaybından yara almama gibi bir şansları olduğunu açıkçası sanmıyorum. Sonuçta Türkiye’nin hayrına bir gelişme olur bu; çünkü dinî görünümlü ama alabildiğine dünyevî olan bu yapıların bir şekilde çözülmesi, Türkiye’deki dinî hayatın normalleşmesini de beraberinde getirir. Umarım en kısa zamanda da Diyanet İşleri Başkanlığı da artık kendini birazcık devletten uzak tutarak inananların, insanların, tek tek vatandaşların dinî taleplerini gözeten bir kurum olmaya doğru evrilir. Şu âna kadar yaptıkları tamamen devlet siparişiyle birtakım yorumlar, fetvalar ve organizasyonlar düzenlemek maalesef. Ve bütün bunları yaparken de her birimizden toplanan vergilerle yapıyorlar. Onu da özellikle vurgulamak lâzım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.11.2019 Yeni Atatürkçülük
08.11.2019 Erdoğan’ın Osman Kavala inadının anlamı ve anlamsızlığı
08.11.2019 Diyanet ne işe yarar?
07.11.2019 Ve Erdoğan Beyaz Saray’a gidiyor: Vatan, millet, pragmatizm
06.11.2019 Fethullahçılık ile mücadele: Doğrular ve yanlışlar
05.11.2019 Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğerleri: Gazetecilikten tutuklanmışlardı…
04.11.2019 Erdoğan’ın artık “askeri vesayetle mücadele”ye değil askere ihtiyacı var
02.11.2019 Hürriyet Gazetesi’nde toplu işten çıkarma: Tabuta çakılan son çiviler
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
30.10.2019 Türkiye’nin diplomatik olarak yalnızlaşmasının şifresi: “Yok hükmünde”
12.11.2019 Yeni Atatürkçülük
29.10.2019 The Turkish Republic is 96 years old: Do we have freedom, equality and fraternity?
11.10.2019 La Turquie doit-elle craindre DAESH ?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı