Tek adam yalnızlaşıyor

02.07.2019 medyascope.tv
Read in English | Lire en Français

2 Temmuz 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. 23 Haziran seçimlerinin Erdoğan için ne kadar riskli olduğunu dile getirmiş birisi olarak şu anda yaşanmakta olan gelişmelere şaşırmadığımı belirtmek isterim. Farklı farklı kesimlerden insanlar, adım adım kaybeden, ağır bir yenilgi alan –ki buna “hezimet” diyebiliriz– Erdoğan’dan uzaklaşıyorlar. İlginç bir görüntü ortaya çıkmaya başladı. Henüz şahsen, alenen deklare edenler yok; ama verilen ilk mesajlar –örtülü mesajlar–, Erdoğan’ın yalnızlaşmasının mukadder olduğunu bize gösteriyor. Bu aslında kendi yaptığı bir tercihti; çünkü tek adamlığı dayattı, etrafındaki kimseyle iktidarını paylaşmak istemedi. Güçlü olduğu müddetçe bunu sürdürebilme imkânı vardı; ama sanıldığı kadar güçlü olmadığı alenen ortaya çıktığı andan itibaren –ki bunun en son örneği 23 Haziran İstanbul seçimleri oldu– insanlar, siyasetçiler –devletin içerisindeki birtakım kişiler ve kurumlar da buna katılacaktır– Erdoğan’la aralarına mesafe koymaya başlıyorlar artık. 
Örneğin, ilk akla gelen en kolay husus: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denen Türkiye’ye özgü başkanlık sisteminin ciddi bir şekilde tartışılmaya başlandığını görüyoruz. Özellikle içeriden bir tartışma var. Bu sistemi değiştirme olmasa bile revize etme konusunda AKP iktidarının içerisinden farklı farklı sesler geliyor. Buradaki revizyon ihtiyacı aslında Türkiye’nin daha iyi yönetilmesiyle alâkalı değil; buradaki revizyon gereği, Erdoğan’ın aslında kendi kendine tuzak kurmuş olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasından. Şöyle ki, bu sistemde tek bir seçim önemliydi –başkanlık seçimi–; oyların yüzde 50’sine bir oy fazla ekleyen kişi Türkiye’deki bütün yönetim haklarını elinde bulunduracaktı –ki şu anda bu yaşanıyor– ve Erdoğan kendisinin bunu hep gerçekleştirebileceği düşüncesiyle bu sistemi hayata geçirdi, dayattı ve MHP’nin de desteğiyle bu sistemi hayata geçirdi. Ancak 23 Haziran bize gösterdi ki bir sonraki seçimde Erdoğan’ın yüzde 50+1 oy olması mümkün olmayabilir — şu haliyle mümkün değil gözüküyor. Dolayısıyla muhalefete böyle bir şansı kendi eliyle sunmuş olacak ve bunun bir paniği yaşanıyor. Buradaki revizyon meselesi aslında Türkiye’nin daha iyi yönetilmesi falan değil; tam tersine Erdoğan’ın bir daha seçilmeme endişesini giderici birtakım önlemler. Ama bu saatten sonra bunların gerçekleşebileceğini açıkçası sanmıyorum. Meclis’in tekrardan güçlendirileceği, Bakanlar Kurulu’nun değiştirileceği, bakanlar içerisinde milletvekilliği şartının tekrardan aranabileceği gibi hususlar dile getiriliyor. Ama bunlar olsa bile Erdoğan’ın kaybını engelleyebilecek girişimler değil bunlar; en fazla belki birazcık nefes almasını, esas sorunun tartışılmasını engellemeyi sağlayabilir. Çünkü artık cin şişeden çıktı ve bir kayıp sürecini son hızla yaşamakta Erdoğan. 
Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’ni muhalefetin eleştirdiğini biliyorduk, ama iktidarın içerisinden de bunlara katılanlar oldu ve en önemlisi bugün grup toplantısında MHP lideri Bahçeli de bu yönde birtakım “sinyaller verdi” diyelim, örtülü mesajlar verdi. En çok savunanlardan birisiydi; ama bu işin ne kadar kırılgan olduğunu gördüğü için, kabul etmek zorunda kaldığı için Bahçeli de bu sistemin gözden geçirilmesi hatta değiştirilmesini savunabilir. Burada başka bir hususa değinmek istiyorum — Bahçeli demişken: Erdoğan’ın bu sistemi sürdürebilmesi için artık hep müttefiklere ihtiyacı var. Aslında başından beri böyleydi, tek başına iktidara gelmiş olmasına rağmen AKP her dönem birileriyle ittifak yapmak zorunda kaldı. Meclis’te yeterli çoğunluğu olsa bile devletin içerisinden gelen dirençlere karşı birtakım farklı kesimlerle ittifak yaptı, özellikle Batı’yla bir ittifak halinde –hatta bir dönem İsrail de buna dahildi–, içerideki sistemin kendisine yönelik direncini bertaraf edebilmek için uluslararası sistemin desteğine ihtiyacı vardı, onlarla bir koalisyon yaptı. Türkiye’de birtakım farklı çevrelerle –kimi zaman Kürtler kimi zaman liberallerle vs. – ittifak yaptı; en önemlisi belli bir aşamada Fethullah Gülen’le ittifak yaptı. Bu ittifakların hepsini de bir şekilde kendisi sonlandırdı, hiçbir zaman ittifak yaptıklarının sonlandırdığına tanık olmadık. Erdoğan kendince yaptığı birtakım hesaplarla bir ittifakı bitirip bir başkasına başladı ve en son olarak da Bahçeli’yle bir ittifak içerisinde olduğunu görüyoruz bir süreden beri. Ama bu ittifak artık işe yaramıyor; yani Erdoğan’ın ihtiyacı olan toplumsal desteği, sandık desteğini tek başına AKP+MHP verebilecek gibi değil. İkincisi, Bahçeli özellikle ekonomik krizin kendisine de partisine de zarar vereceği düşüncesiyle bu durumdan eskisi kadar memnun değil bence. 23 Haziran seçimlerinden –ki seçimlerin tekrarlanması için Bahçeli’nin Erdoğan’dan daha fazla ısrarcı olduğunu hatırlayalım– sonra Bahçeli’nin de artık Erdoğan’a yavaş yavaş bir mesafe koyabileceğini düşünmek lâzım. Ama her halükârda Erdoğan+Bahçeli yetmiyor, kaldı ki Erdoğan+Bahçeli ilişkisinin süreceğinin garantisi yok. 
Bu sefer, işte burada yalnızlık hususu karşımıza çıkıyor: Erdoğan’ın artık kendisine müttefik bulabilme şansı iyice azalmış durumda. Kiminle ittifak kuracak? Bir dönem İYİ Parti’nin adı telaffuz edildi, ben de telaffuz ettim, ama şu saatte, 23 Haziran hezimetinin ardından kaybeden bir Erdoğan’la ittifak kurmak hiçbir partinin yanaşacağı bir husus olmayacaktır ve Erdoğan’ı yenilgisiyle başbaşa bırakmayı, acele etmemeyi ve onun sonrasında da Erdoğansız formülleri hayata geçirebilmenin hesabını yapacaklarını düşünüyorum — böyle bir ihtimal var. Artık Erdoğan’ın önümüzdeki dönemde kolay kolay kendisine müttefik bulabileceğini sanmıyorum — ne içeride ne dışarıda. Çünkü artık kazanan değil, yenilmez değil; kaybeden, yenilmiş bir Erdoğan var ve dolayısıyla birileri ittifak yapmak istese bile, onunla bir alışverişe girmek istese bile az verip çok almak isteyecekler. Erdoğan buna ne derece razı olur? 
Bir diğer husus da Erdoğan’ın daha önceki deneyimler nedeniyle ittifaklarda karşı tarafa çok da fazla güven vermemesi. Bunun garantilerini alma konusunda da çok ciddi kaygıları olacaktır. En büyük yalnızlaşma, öncelikle müttefik bulmakta iyice zorlanacak olması; ama diğeri de kendi içerisinde bir yalnızlaşma. Burada bir süredir sürekli ele alıyoruz: Yeni partiler doğuyor AKP içerisinde. Ali Babacan bir yandan Ahmet Davutoğlu bir yandan ve onlarla beraber hareket edecek kişilerin sayısı Erdoğan’ın yenilgisinin netleşmesiyle beraber iyice artacağa benziyor. Başka partiler de çıkabilir ya da AKP’den kopup başka siyasî oluşumlara yönelenler de olabilir. Erdoğan böyle bir riskle karşı karşıya ve bunu bertaraf etme konusunda şu âna kadarki performansı onun açısından bir ümit vaat etmiyor. Ne yaptı? Birtakım eski isimleri etrafına aldı, istişare kurullarına ya da banka yönetim kurullarına aldı; ama bu isimlerin içerisinde zaten çok dinamik, bir şeyleri değiştirebilecek çok fazla kişi yoktu, belki en fazla bir ölçüde Bülent Arınç söylenebilir, onun dışındaki isimleri geçenler şu anda siyasete aktif bir şekilde katılsalar çok fazla şeyleri değiştirebilecek kişiler değil açıkçası. Bir diğer husus olarak şu söyleniyor: “Artık Erdoğan parti başkanlığını bıraksa iyi olur”. Bunu içeride de seslendirmeye başladıklarını görüyoruz, Abdülkadir Selvi’nin yazısında var: “Partili olsun, ama parti başkanı olmasın” diyor. Bu neye yarayacak? Açıkçası çok emin değilim. Erdoğan diyelim ki parti başkanlığını Binali Yıldırım’a bıraktı, Binali Yıldırım’a bıraktığı zaman fiilen partiyi yönetiyor olmaktan çıkacak mı? Hayır. Partizan bir cumhurbaşkanı olmaktan çıkacak mı? Hayır, böyle bir şey olmayacak, kimse de bunu ondan beklemiyor. Dolayısıyla bu türden vitrin düzenlemelerinin kimseyi ikna edebilecek hâli yok. 
Peki, buradan nasıl çıkabilir? Ben buradan bir çıkışın olduğunu açıkçası sanmıyorum. Erdoğan’ın kendi krizini çözebilme imkânlarından her geçen gün daha da uzaklaştığını düşünüyorum. Hele 23 Haziran gibi bir anda, bu krizin, yenilginin bu kadar alenileştiği düşünülürse, artık onun kaybedenler safında olduğunu gören kişiler artık ona yardımcı olmaya pek fazla yeltenmeyecekler. Bu kriz, Erdoğan’ın tek başına çözebileceği bir kriz değil, böyle bir gücü yok. Böyle bir gücü olsaydı İstanbul seçimini kazanırdı; böyle bir gücü olmadığını gördük. Yanına desteklere ihtiyacı var; hem akıl olarak, fikir olarak, hem figür olarak, imaj olarak, hem de kitle desteği olarak çok ciddi ittifaklara ihtiyacı var, ekiplere ihtiyacı var, yeni şahsiyetlere ihtiyacı var, birilerini yeniden kazanmaya ihtiyacı var. Ama gelinen bu noktada, yaşanan onca şeyin ardından bunu yapabilme imkânının kaldığını sanmıyorum. Bugün, Ali Babacan’a güçlendirilmiş cumhurbaşkanlığı yardımcılığı teklifinin söz konusu olabileceğini yazanlar oldu, Hande Fırat yazmış. Bunun hiçbir şekilde gerçekleşebilecek olduğu kanısında değilim. Erdoğan’ın böyle bir şeyi düşüneceğini de sanmıyorum, düşünse bile Ali Babacan’ın bu saatten sonra bunu kabul edebileceğini de sanmıyorum. Artık birtakım trenler çoktan kaçmış durumda, o trenler kaçtı, birileri –Babacan bunlardan birisi ve her geçen gün Davutoğlu da bunlardan birisi olduğunu gösteriyor– kendi ulaştırma vasıtalarını kendileri yapma yolunu tercih edecekler; o gözüküyor ve bunlar zaten kaybetmekte olan Erdoğan’ın kaybını daha da hızlandıracak yapılar. 
Sonuçta her şeyi tek başına kendinde toplayan, otoriter bir rejim inşa eden Erdoğan, bir yığın birbirinden farklı faktörlerin bir araya gelmesiyle beraber derin bir krizin içerisine girdi. Artık ülkeyi yönetemiyor; uzun zamandan beri böyle, ama bu artık görünür hale geldi ve krizi derinleştikçe, yenilgisi derinleştikçe iyice yalnızlaşıyor. Bir zamanlar kendi tercihi olan yalnız hareket etme, şu ânda onun bir kaderine dönüşüyor. Şu ânda yanına birilerini almak istese bile, yanına koyabileceği, gerçekten sorununa derman olabilecek isimler bulabilmesi, onları ikna edebilmesi, onlardan fonksiyonel bir şekilde yararlanabilmesi ve buradan da krizini çözebilmesi bana mümkün gelmiyor. Sonuçta kendi kaderini kendi belirledi her insanın yaptığı gibi.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.11.2019 Yeni Atatürkçülük
08.11.2019 Erdoğan’ın Osman Kavala inadının anlamı ve anlamsızlığı
08.11.2019 Diyanet ne işe yarar?
07.11.2019 Ve Erdoğan Beyaz Saray’a gidiyor: Vatan, millet, pragmatizm
06.11.2019 Fethullahçılık ile mücadele: Doğrular ve yanlışlar
05.11.2019 Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğerleri: Gazetecilikten tutuklanmışlardı…
04.11.2019 Erdoğan’ın artık “askeri vesayetle mücadele”ye değil askere ihtiyacı var
02.11.2019 Hürriyet Gazetesi’nde toplu işten çıkarma: Tabuta çakılan son çiviler
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
30.10.2019 Türkiye’nin diplomatik olarak yalnızlaşmasının şifresi: “Yok hükmünde”
12.11.2019 Yeni Atatürkçülük
29.10.2019 The Turkish Republic is 96 years old: Do we have freedom, equality and fraternity?
11.10.2019 La Turquie doit-elle craindre DAESH ?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı