Transatlantik: Erdoğan-Trump görüşmesi, İran ve nükleer kriz & Libya’da neler oluyor?

03.07.2019 medyascope.tv

3 Temmuz 2019’da medyascope.tv’de Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile yaptığımız Transatlantik’i yayına Uğur Gümüşkaya hazırladı.

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik” ile karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’ın bulunduğu yerdeki internet yetersizliği nedeniyle sesli bir yayın olacak. Görüntülerini ekrana veremeyeceğiz. 
Hemen Osaka ile başlayalım. Nihayet buluşma gerçekleşti. Trump ve Erdoğan görüştü. Türkiye’de bir hava doğdu. O da S-400’ler gelse bile yaptırımların olmayacağı, Trump’ın buna izin vermeyeceği şeklinde. Gönül, ne dersin? Bu ne derece gerçeği yansıtıyor?

Gönül Tol: Hiç gerçeği yansıtmıyor Ruşen. Hep söylediğimiz gibi, Trump Erdoğan ile konuşmalarında çok büyük sözler verdi bugüne kadar. Gülen’in iadesi meselesinden Halkbank’a kadar; fakat bu sözlerin hiçbirini tutamadı. Osaka’da gördüğümüz de benzer bir tabloydu. Kameralar önünde, Türkiye’nin, Erdoğan’ın S-400 alma kararında Obama yönetimini suçladı. Türk hükümetine destek verdi. Erdoğan daha sonra yaptırımlar konusunda bir söz verildiğinden bahsetti. Trump’ın bunun sözünü verdiğini söyledi. Bugüne kadar hep söylediğimiz gibi, Washington Trump’dan daha büyük. Amerika’nın karar alma mekanizması Trump’tan çok daha farklı ve Türkiye karşıtı unsurlar içeriyor. O nedenle Trump’ın Osaka’da verdiği, “Bir yaptırım olmayacak” sözünün bir anlamı olacağını düşünmüyorum. Kongre bir karar aldı 2017’de. Eğer S-400’ler Türkiye’ye gelirse CAATSA Yaptırımları denen yaptırımlar gündeme gelecek ve Trump’ın bu konuda yapabileceği çok bir şey yok. Osaka’da Erdoğan ile verilen sıcak resim ve Türkiye’yi S-400 konusunda haklı bulan söylem bence Türkiye’nin elini daha da zayıflatacak bir durum. Bu, Kongre’nin Türkiye’ye yönelik öfkesini daha da kabartacak; Pentagon’un öfkesini daha da kabartacak ve Trump tarafından geri çevrilemeyecek karşı adımlar atılmasının önünü açılacak. O Osaka’da gördüğümüz sıcak tablo zaten kötü olan durumu Türkiye için daha da kötüleştirecek gibi geliyor bana.

Ömer, bir patriot meselesi telaffuz edildi. Orada Obama’yı suçladı Trump. Ondan sonra Erdoğan da aslında patriot’ların şartları vs. bir şeyler söyledi. Bu saatten sonra Türkiye’nin S-400’leri bırakıp patriot’ları alması gibi bir seçenek masada duruyor olabilir mi?
Ömer Taşpınar: Sanmıyorum. Şöyle bir seçenek olabilir: S-400’leri aldıktan sonra ABD’yi yumuşatmak için ve yaptırımlardan kurtulmak için bir de patriotalmak gibi, Kongre’ye bir zeytin dalı bağlamında bunu yapabilir Türkiye. Aslında Trump, evet, Obama’yı suçladı S-400’ler konusunda. ABD’nin patriot’ları vermemesi, çekmesi Obama döneminde olmuştu. Bunu suçladı; fakat benim okuyabildiğim kadarıyla aynı zamanda yaptırımların gelmeyeceği konusunda bir söz vermedi. Tam aksine, “S-400’ler çok karmaşık ve sorunlu bir mesele” dedi. “İki tarafa da ciddi sorumluluklar düşüyor” dedi. Kendini bağlayıcı biçimde, “Yaptırımlar olmayacak, Türkiye’ye hak veriyoruz” şeklinde bir söz söylemedi. Böyle bir beyanda bulunmadı. Trump’ın bunun sorunlu bir mesele olduğunu söylemesi gösteriyor ki Türkiye’ye verilmiş bir söz de yok. Erdoğan’ın yaptığı –o çok sevdiği kavramı kullanalım–, bir “algı” yaratmaya çalıştı. Kısa dönemde piyasalar üzerinde etkili oldu ve dolar düştü. Beklentilere karşılık verdi, sanki elde ediyormuş gibi.

Böyle bir algı yaratıldıktan sonra, diyelim ki S-400’ler gelir gelmez yaptırımlar devreye girerse bunun yaratacağı tahribat daha ağır olmaz mı?
Ömer Taşpınar: Şimdi S-400’ler gelir gelmez yaptırım olmayacak; böyle bir şey olursa tabii ki tahribat çok ciddi olur. Ama bir süreç işleyecek. Bir kere her şeyden önce S-400’lerin açılıp hemen yerlerine konuşlandırılıp konuşlandırılmayacağını bekleyecek ABD. Ama ilk zaiyat F-35ler seviyesinde gelecek.  F-35’lerin gelmeyecek olması bile Türkiye açısından başlı başına bir sorun. Piyasalar şu anda F-35’lerin gelmeyecek olmasını satın almış gözüküyor. Fakat bu ilk salvo olacak. Arkasından Kongre ve Senato’da yaptırım süreci başlayacak. Türkiye’de sanki otomatik olarak çok büyük yaptırımlar gelecekmiş gibi bir hava yaratıldı. Bu yaptırımlar hemen olmayacak. Kongre’nin karar vermesi birazcık da Türkiye’den gelecek sinyallere bağlı. O nedenle Türkiye hem S-400’leri hemen konuşlandırmaz hem de patriot’ların alınması konusunda ABD ile ciddi bir pazarlığa girip bir de Erdoğan, “S-500’ler gibi bir projenin içinde değiliz; S-400’leri aldık, şu anda önümüze bakıyoruz, patriot’ları da alacağız, NATO ile ilişkilerimizi sağlam tutmak istiyoruz” gibi açıklamalar yaparsa, bu en azından Trump’a, gelecek bazı ağır yaptırımları veto etme konusunda manevra alanı sağlayabilir.

O zaman Gönül, demin Ömer’e sorduğum soruyu aklında tut. Ama şunu özellikle de sormak istiyorum: Bir şekilde Türkiye’nin S-400’lerden vazgeçmesi durumunda –ki özellikle Suriye’de Türkiye’nin Rusya ile girmiş olduğu çok yoğun bir ilişki var; başka şeyler de var tabii–, buna nasıl etkisi olur? Böyle bir şey olması durumunda Putin Türkiye’ye karşı sert bir tutum mu izler? Yoksa daha anlayışlı davranır mı? Ne dersin?
Gönül Tol: Ben her şeyden önce İdlib meselesinde Türkiye’nin istemediği bir tablonun ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu süreçte S-400 nedeniyle Türk-Amerikan ilişkilerindeki gerginliğin tavan yaptığı dönemde İdlib’i bir koz olarak kullandı Putin. Rejim saldırılarını artırdı, havadan destek verdi. Sert açıklamalar yaptı. Hep şunu Türkiye’nin aklında tutmasını istedi: “Sakın S-400’den vazgeçeyim deme”. Her şeyden önce Türkiye-Rusya ilişkileri çok-boyutlu bir ilişki. Pek çok anlamda Türkiye enerji ve ticaret konusunda çok bağımlı hale geldi. Savunmada bağımlı hale geldi. Bunların da ötesinde bir Suriye meselesi var. Hep Putin şunu hatırlattı Türk tarafına: “Eğer S-400 konusunda bizim istemediğimiz bir adım atacak olursanız, her şeyden önce bir İdlib kartı var”. Bunu hatırlattı zaten. Muhtemelen böyle bir senaryoda –ki olası bir senaryo  değil Türkiye’nin S-400’den vazgeçmesi, tam da bu sebeplerle olası değil– Putin koz olarak İdlib’i kullanacaktır. İdlib’de zaten rejimin eninde sonunda orayı kontrol altına almak istediğini söylemiştik. Bir şekilde frene basılıyordu. Çeşitli sebeplerle İdlib harekâtı sınırlı düzeyde tutuluyordu. Muhtemelen S-400 konusunda Türkiye geri adım atarsa İdlib’deki rejim harekâtı hızlanacaktır. Bu da Türkiye için hem güvenlik hem ekonomik boyutu olan çok ciddi sorunlar getirecektir.
Bir de şunu eklemek istiyorum: Hep bu S-500’den bahsediyor Erdoğan; Rus askerî analistler şunu söylüyor: Bu S-500’den bahsedilmesi çok anlamsız; henüz Rusya için bile üretime OK denmemiş ve gerçekleşmemiş bir proje. Bu akşamdan sabaha olacak bir şey değil. Muhtemelen S-500’den bahsederken Erdoğan elini yükseltiyor. Bu gerçekçi bir senaryo değil. Ayrıca Türkiye’nin Rusya ile askerî konulardaki işbirliğinde de, mesela S-400’de teknoloji paylaşımı olacak diye bekliyor Türkiye, teknoloji paylaşımında da çok ciddi kısıtlamalar olacak. Trump Erdoğan’ı gülümseten şeyler söylemiş olabilir; fakat resmî açıklamada şunun altı çizildi: Trump Erdoğan ile görüşmesinde S-400 konusunda ABD’nin rahatsızlığını bir kez daha dile getirdi. Resmî açıklama bunu söylüyor. Osaka görüşmesinden birkaç gün evvel de ABD Savunma Bakanlığı’na vekâlet eden insan da bir açıklama yaptı ve dedi ki: “Biz hâlâ S-400 konusunda endişeliyiz”. Trump Osaka’da ne söylemiş olursa olsun ABD bürokrasisi ve Kongre aynı noktada duruyor. Muhtemelen bundan sonra daha da Türkiye-karşıtı bir noktaya doğru gidecek. Fakat Ömer’in söylediği gibi, nasıl bir takvim izleyecek? S-400 gelir gelmez yaptırımlar olacak mı? Onu şu anda söylemek çok kolay değil.

Ömer, dün gece sosyal medyada garip söylentiler yayıldı. Uzun uzun açmaya gerek yok. Konumuzu en çok ilgilendirenlerinden biri, Trump’ın İran’daki nükleer tesisleri vurabileceği. Bunun da İran’ın uranyum sınırını aştığı saptamasının ardından geldiği söylendi vs.. Hep konuşuyoruz, yine konuşalım. Bu ABD ile İran arasındaki çatışma ihtimali hâlâ bıraktığımız gibi daha çok sözlü bir şekilde mi sürüyor? Yoksa hakikaten bunun hayata geçme ihtimali artıyor mu?
Ömer Taşpınar: Genelde konuştuğumuz parametreler içinde böyle bir risk halen devam ediyor. Benim bu konuda kendi analizim, diplomasinin eninde sonunda daha ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkacağı yönünde. Şu anki askerî tırmanma, tehlikeli bir tırmanış söz konusu. Mesela İHA düşürülmesi ilk defa sorun yarattı. Fakat Trump sonradan basına sızdırılan şekilde son anda ABD’nin askerî misilleme yapılmasından vazgeçti. Basına sızdırılış şekli bile gösteriyordu ki ABD aslında bu işi tırmandırabilir. Cevap verebilecek konumda. İran da son derece ciddi bir şekilde tırmandırıyor. Uranyumu zenginleştirme konusundaki takvimini açıkladı. Başlıyorlar buna. Diplomasi yolundaki kulvarlar giderek daralıyor. Ben hep sanki, “yangından önce son çıkış” diye sen söylemiştin, o yönde görüyordum. Bir şekilde tırmanacak tırmanacak, iki taraf da savaşa girmek istemeyeceği için bir bakıma kendi kamuoylarına herhangi bir şekilde geri adım atmadan, “Savaş yerine diplomasiye gidiyoruz” diyecekler. Kuzey Kore modeli gibi olacak. Böyle bir model olacağını tahmin ediyordum. Fakat gördüğüm kadarıyla öyle bir yere gelindi ki İran dini lideri ve İran’daki şahinler ABD ile masaya oturma niyetinde değiller. Bekleme niyetinde olabilirler mi diye düşünüyorum bazen. Trump seçimleri kaybeder, Demokratlar gelir, nükleer anlaşmaya geri dönülür. O nedenle, “Şu anda tırmandıralım, ama diplomasiye dönmeyelim şeklinde strateji izleyelim” olabilir. Son derece tehlikeli strateji. Çünkü bir yerde beklenmedik bir şekilde bu tırmanma stratejisi çok riskli olduğu için sıcak bir çarpışmaya dönebilir. O nedenle hâlâ son derece riski bir dönemdeyiz diyebiliriz.

Gönül, aynı konuyu seninle de konuşalım. Bu İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi kurumunun yaptığı açıklama gerçekten bir etkili açıklama oldu. Yani Trump’ın söylediklerinin dışında daha güvenilir bir kurumdan gelen açıklama. İran bunu niye yapıyor? Herhalde uluslararası kurumların gözü önünde sınırları aşıyor. Bu bir strateji mi sence, yoksa başka bir şey mi?
Gönül Tol: Şimdi ona dönmeden evvel, Ömer dedi ya, ciddi bir çatışma riski var diye. Ben ona katılmıyorum. Çünkü bence aslında BAE ve Suudi Arabistan, yani İran-karşıtı cephenin bölgedeki en güçlü unsurları –İsrail de dahil–, bu ülkeler aslında bir savaş istemiyor ABD ve İran arasında. Mesela ilginç; Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir yetkili zannediyorum, Dışişleri Bakanlığı’nda idi, bu tankerlere saldırının İran tarafından yapılıp yapılmadığına dair bir soru soruldu. Dedi ki: “Yüzde yüz bilemeyiz şu anda; ben spekülatif konuşmak istemiyorum” dedi. Bu çok önemli bir işaret. Çünkü hem BAE hem Suudi Arabistan biliyor ki, olası bir ABD-İran savaşında ilk vurulacak olan kendileri. Yani ABD-İran sıcak çatışması durumunda İran ilk olarak Amerikan askerini vurmayı tercih etmeyecektir. Namlunun ucundaki ilk ülkeler bu Körfez ülkeleri. Bu nedenle de iki ülke arasındaki çatışmayı mümkün olduğunca yatıştırmaya çalışıyorlar. Hatta İsrail bile bence İran ile ABD arasında sıcak çatışma istemeyecektir. Bir süredir de mesela Umman gibi ülkeler İran ve İsrail arasında arabuluculuk oynuyorlar. Yani mümkün olduğunca tansiyonu düşürmeye çalışıyorlar. Umman hem İran’a yakın hem de hatırlarsın bir Umman ziyareti olmuştu Netanyahu’nun ve İran tarafı bu ziyarete hiç sesini çıkarmamıştı. Bunlar bana şunu gösteriyor: Aslında hiç kimse –Amerikan tarafı da İran da Körfez ülkeleri de, hatta İsrail de– bölgede böyle bir çatışmanın olmasını istemiyor. O yüzden ben hâlâ diplomasinin bir şansı olduğunu düşünüyorum. Peki o zaman İran bu provokatif şeyleri neden yapıyor? Madem savaş istemiyor… Evet, pazartesi günü bir açıklama yaptı. 2015’teki nükleer anlaşma uranyum zenginleştirilmesine bir limit getirmişti.  300 kiloluk bir limitti. Bu limiti aştığını söylemişti. Hatta onun üstüne Ruhani bir açıklama yaparak, “Biz biraz daha üstüne gideceğiz ve bu hafta sonuna kadar yüzde 3,67’lik bir limit vardı onu da aşacağız” dedi. Şimdi neden bunu yapıyor? Pazartesi günü yaptığı hamle, 300 kiloyu aşması aslında son derece sembolik. Bu aslında İran’ın büyük bir nükleer silah için adım attığı anlamına gelmiyor. Bir mesaj vermeye çalışıyor — bence herkesten evvel Avrupa’ya. Çünkü Avrupalılarla bir toplantı yaptı İran geçen hafta. Nükleer anlaşmayı imzalayan ülkelerle. Çin ve Rusya da oradaydı. İngiltere, Fransa, Almanya. Orada Avrupa tarafı dedi ki: “Biz sana yardımcı olmak istiyoruz”. INSTEX diye bir ticaret mekanizması kuruldu İran’ı yaptırımlardan korumak için. Fakat İran tarafı bunun yeterli olmadığını söylüyor ve biraz daha sıkıştırıp onlardan ekonomik olarak bir şeyler koparmaya çalışıyor. Bir de Avrupa’nın İran petrolünü almasını istiyor İranlılar. İran, “Bakın, ben bunu yapabilirim, 2015 anlaşmasını ihlâl de edebilirim, size on gün veriyorum” dedi Avrupalılara. Bence bu yaptığı şey İran’ın nükleer anlaşmadan çıkmak istediğini göstermiyor. Nitekim çıkarsa, zaten anlaşmanın öyle bir metni var ki, 60 gün içerisinde uluslararası yaptırımlar yeniden yürürlüğe sokulabilir. İran bunu isteyecek durumda değil. Ekonomisi çok kötü. O kadar kötü ki Hizbullah sessiz sedasız Suriye’den çekiliyor. Artık dış politikasının asimetrik araçlarını, grupları destekleyemez halde İran. O nedenle ben İran’ın bu hafta attığı adımları nükleer anlaşmadan bütünüyle çıkmak için attığını düşünmüyorum. Sadece Avrupalılara güçlü bir mesaj vermek ve “Hadi elinizi çabuk tutun; bir an evvel benim bu ekonomik darboğazdan çıkmam için yardımcı olun” mesajını vermek için yapıyor.

Gönül, seninle kalalım ve şu Libya’yı bize anlatsana. Ne oluyor? Türkiye ile Libya’daki güçler arasında çok sert olaylar yaşandı. Gözaltına alınanlar oldu, tehditler oldu; sonra Türkiye cevap verdi ve denizciler serbest bırakıldı vs.. Nedir tam olarak yaşananlar?
Gönül Tol: Türk kamuoyu yakından takip etmiyor ama Suriye’de izlenen bir politikanın benzeri izleniyor Libya’da. Suriye’de izlenen politika neydi? Başlangıçtan itibaren Müslüman Kardeşler gibi İslamcı gruplar, daha sonra El Kaide’ye yakın gruplar desteklendi. Türkiye bire bir Suriye’deki çatışmanın tarafı haline geldi. Bu nedenle içinde bulunduğumuz pek çok problemin sebebi de bu izlenen fazla aşırı angajman politikası idi. Libya’da da benzer bir politika izliyor Türkiye. Libya’da da İslamcıları destekliyor, Müslüman Kardeşleri destekliyor. Desteklemenin ötesinde, sadece diplomatik politik destek değil aynı zamanda askerî destek de veriyor. Hatırlarsan geçen yıllarda pek çok kez Mısır tarafı silah yüklü gemiler durduruldu; bazıları da Mersin limanından kalktılar, Libya’ya gönderildi Türkiye tarafından. Bu tabii çok riskli bir stratejiydi ve bunu içerdiği riskleri biz bugün görüyoruz. Nedir o? Libya’da iki başlı bir oluşum var. İki tane parlamento iki tane hükümet var. Bir tanesi Trablus’ta BM’nin, AB’nin ve Türkiye’nin desteklediği grup var. Bir de Tobruk’ta Libya Ulusal Ordusu denen bir grup var. Bu grup da BAE, Suudiler, Mısır, Fransa ve Rusya tarafından destekleniyor. Şimdi Türkiye Trablus’daki o milli mutabakat hükümetine desteğini ve yine İhvan’a bağlı gruplara desteğini çok net açıkladı. Biliyorsun bu Halife Hafter 4 Nisan’da bir harekât başlatmıştı Trablus’taki hükümete karşı. O zamandan beri çatışmalar devam ediyordu. Önemli bir gelişme oldu bu çatışmalarda. Trablus’un güneyindeki bölgeyi Halife Hafter kaybetti. O bölge onun için çok önemliydi.  Türkiye’ye neredeyse bütünüyle savaş ilan etti. Zaten hep Türkiye’yi eleştiriyordu. Türkiye Libya’da cihadcılara silah desteği veriyor diye. Fakat bu bölgenin kaybıyla birlikte Türkiye’yi daha net hedef aldı. Hatta Türkiye’den Libya’ya sivil uçuşları yasakladığını söyledi; Türk gemilerinin, işyerlerinin, hatta Türk vatandaşlarının tutuklanacağından bahsetti. Altı tane Türk denizciyi rehin aldığını söyledi. Türkiye çok sert yanıt verdi ve bunun üzerine bırakıldı. Genel olarak resim bu; fakat şunu söylemek istiyorum: Türkiye tıpkı Suriye’de olduğu gibi Libya’da da bölgedeki unsurların karşısında bir yerde yer alıyor. Yani Suudileri karşısına almıştı; Libya’da da BAE ve Mısır’ı karşısına almış durumda. Rusya ve Fransa da Türkiye’nin karşısındaki cepheyi destekliyor. Türkiye Suriye’de olduğu gibi o kadar çok İslamcılarla, cihadcı gruplarla organik bir ilişki kurdu ki, bütünüyle oradaki çatışmanın tarafı haline geldi. Her ne kadar ilk bakışta, ama Türkiye’nin desteklediği tarafı BM de destekliyor, bu meşru bir şey resmi çıksa da, aslında bu öyle değil. Çünkü bu Batılı aktörlerin hiçbiri Türkiye kadar angaje olmuş durumda değiller. Hepsi Halife Hafter’e aslında Türkiye kadar negatif bakmıyorlar. Bunu IŞİD-karşıtı cephenin en önemli unsuru olarak görüyorlar. O yüzden Türkiye aslında Suriye’de olduğu gibi Libya’da da boğazına kadar bataklığa batmış durumda.

Ömer, bu konudan hareketle, İngilizce “failed state” teriminden hareketle:“Başarısız devlet”. Libya olayı ilk aklıma bunu getiriyor. Başka ülkelerde de böyle oldu. Irak’ın ilk yılları böyleydi; hâlâ da böyle belki. Kötü yönetimlervardı; otoriter, hatta diktatörlük yönetimleri var. Uluslararası müdahale ile bu yönetimler devriliyor –içeriden de destekle–, ama daha sonra yerlerine bir merkezî yönetim inşa edilemiyor. Bu açmaz nasıl aşılabilir?
Ömer Taşpınar: Arap Baharı dediğimiz şeyin başarısızlıkla sonuçlanması zaten temelde Suriye, Libya, Yemen, biraz da Mısır’da askerî darbeyle giden bir durum var. Sonuçta demokrasinin ortaya çıkması değil, bir bakıma eskisinden daha beter bir tablonun ortaya çıkması nedeniyle oluyor. Suriye, Yemen, Libya örneklerinde kurumların bütünüyle çöktüğü, o otoriter düzenin mumla arandığı… Çünkü o otoriter düzende en azında insanlar ölmüyordu, belirli bir beklenti vardı. Herkes o sisteme adapte olmuş gibiydi. Mısır’da yaşanansa, neredeyse Mübarek’ten daha otoriter bir rejimin ortaya çıkması. Bütün bunlar Batı açısından da bölgedeki otoriterler açısından da bir bakıma mevcut statükoya alternatifsizliği gösteriyor. Herhangi bir şekilde bugün Sudan veya Cezayir örneklerine baktığımızda, eğer orada bir bahar yaşanıyorsa, “Sudan’da rejim gidince ne olacak?” konusu gündeme geliyor. Buradan yola çıkan sonuç şu: Batı’nın önünde bir çatal var, ya bu otoriter devletlerle devam edecek, otoriter devletlerin suyuna gidecek –ki Mısır’da bunu yapıyor mesela–, radikal İslam kazanıyor, çünkü bu otoriter rejimlerin altında Müslüman Kardeşler değil aynı zamanda daha da radikal gruplar güçleniyor ve hatta Müslüman Kardeşlerle birleşip radikal bir cephe oluşturuyorlar. Veya başka bir alternatif, bu diktatörlerin suyuna gitmektense onların üzerinde bir baskı kurmak; onları yıkmak yerine içerideki bazı gruplara, demokratik sivil topluma destek vermek, o rejimler üzerine de siyasal yapısal reformlar yapmaları için ekonomik destek vermek söz konusu oluyor. Bunu mesela Mısır’da yapabilir Batı. Belirli bir destek verip o ekonomik destek karşılığında bir açılım beklemek. Petrolü olmayan ülkeler –Mısır gibi– bu konuda Batı’dan gelecek baskıya biraz daha açıklar. Her ne kadar Suudi Arabistan gibi ülkeler bunu istemese de, kendi petrol gelirlerini Mısır gibi ülkelerle paylaşarak “Sakın ha! Açmayın sistemi!” dese de, aslında Batı’nın izlemesi gereken strateji, rejimi yıkmak yerine mevcut sistemleri içeriden değiştirmeye çalışmak. Belirli bir evrim içinde bazı havuçlar, bazı parasal destekler vererek bu rejimlerin anayasal reformlara gitmesini sağlamak. Burada tabii en başarılı model aslında AB’nin modeli. AB’nin Türkiye ile kurmuş olduğu model. AB yıllarca Türkiye’ye belirli bir destek vererek Türkiye’nin demokratikleşmesini destekledi. Karşılığında da üyelik sözü verdi. AB’nin burada oynaması gereken bir rol varsa, o tam üyelik sözü vermek değil ama ekonomik destek sözü vermek bu bölgeye. Ekonomik destek vererek onlara bir bakıma serbest ticaret anlaşmaları, daha ciddi ekonomik reformlar konusunda destek vermek ve karşılığında belirli şartlar getirerek yapısal siyasî açılımlar beklemek. Yani şu anda Batı’daki tartışma, “Mevcut rejimlerle nasıl çalışabiliriz?” tartışması. Mevcut rejimleri devirme tartışması değil; çünkü bu rejimler devrildiğinde, Libya, Suriye ve Yemen’de gördüğümüz gibi yeni gelen şeyler eskiyi aratıyor durumu da oluyor.

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. Görüntü veremedik, ama sesli bir şekilde yayınımızı yaptık. Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.11.2019 Yeni Atatürkçülük
08.11.2019 Erdoğan’ın Osman Kavala inadının anlamı ve anlamsızlığı
08.11.2019 Diyanet ne işe yarar?
07.11.2019 Ve Erdoğan Beyaz Saray’a gidiyor: Vatan, millet, pragmatizm
06.11.2019 Fethullahçılık ile mücadele: Doğrular ve yanlışlar
05.11.2019 Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğerleri: Gazetecilikten tutuklanmışlardı…
04.11.2019 Erdoğan’ın artık “askeri vesayetle mücadele”ye değil askere ihtiyacı var
02.11.2019 Hürriyet Gazetesi’nde toplu işten çıkarma: Tabuta çakılan son çiviler
31.10.2019 Mustafa Yeneroğlu’nun AKP’den istifasının anlamı
30.10.2019 Türkiye’nin diplomatik olarak yalnızlaşmasının şifresi: “Yok hükmünde”
12.11.2019 Yeni Atatürkçülük
29.10.2019 The Turkish Republic is 96 years old: Do we have freedom, equality and fraternity?
11.10.2019 La Turquie doit-elle craindre DAESH ?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı