Transatlantik: Suriye’de güvenli bölge tartışması, Türkiye’deki Suriyeliler & Trump’ın ırkçılığı

31.07.2019 medyascope.tv

31 Temmuz 2019’da medyascope.tv’de yaptığımız Transatlantik’i yayına Uğur Gümüşkaya hazırladı.

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik” ile karşınızdayız — Washington’dan her zaman olduğu gibi Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile birlikte. Türkiye’yi, bölgesindeki sorunları ve biraz da ABD’yi konuşacağız.Arkadaşlar, merhaba. Gönül önce seninle başlayalım. Bu güvenli bölge meselesinde Ankara ile Washington arasında anlaşmaya varılamadı — öyle gözüküyor. Yapılan açıklamalar ortada. Dün MGK toplandı ve bir barış koridorundan bahsedildi. Bu barış koridorunu terör koridoru olarak adlandıran Ankara’nın Fırat’ın doğusundaki YPG’ye karşı bir harekâtını çağrıştırıyor. Böyle bir ihtimal gerçekten var mı? Yoksa kastedilen başka bir şey olabilir mi?
Gönül Tol: Ruşen, buna barış koridoru deniyor, fakat burada anladığımız kadarıyla ana konsept güvenli bölge oluşturulması. Güvenli bölge dediğinizde, bölge kurmak çok boyutlu bir mesele. Siyasî, hukukî, askerî boyutu var. Hukukîolarak, Suriye’de her ne kadar “Egemen bir rejim mi var?”diyebilirsiniz; ama hâlâ hukukî olarak Suriye’yi meşru olaraktemsil etme hakkına sahip Esad rejimi. Siz eğer bir egemen ülkenin sınırları içinde böyle bir alan kurmak istiyorsanız, bunu hukukî çerçeveye oturtmak zorundasınız. Bu nasıl bir çerçeveye oturacak? Eğer BM çerçevesinde olacaksa, burada ABD’nin ne dediği önemli. ABD ile uzlaşmaya varılmamış olması çok önemli bir handikap. İkinci olarak bunun siyasîboyutu var. Orada kuracağınız herhangi bir bölge Suriye meselesindeki çatışmayı çok daha çetrefilli hale getirecektir.Birbirinden farklı bir sürü aktör var. Güvenli bölge tartışmalarında Türkiye’nin 30-40 km derinlikte bir alan yaratma isteği var. Amerikan tarafı da daha 7-10 km’lik biralandan bahsediyordu. Şimdi Türkiye’nin bu derinlikte bir bölgede askerî varlığının olması tabii her şeyden evvel Rusya ve İran gibi diğer aktörler için ciddi bir siyasî mesele. Çatışmanın yönünü değiştirecek bir gelişme. Bu nedenle bu kurulacak alana her şeyden önce Rusya’nın ne diyeceğini,daha sonra İran’ın ne diyeceğini düşünmek lâzım. Tabii memnuniyetle karşılanacağını düşünmüyorum. Her ne kadar geçmişte Rusya ABD ile Türkiye’nin arasını açmak için Türkiye’nin bu tür müdahalelerine göz yummuş olsa da,bugün çatışma farklı bir konjonktürde. Türk-Rus ilişkileri S-400 ile farklı bir konjonktürde. Bugün Türkiye’nin bu kadar derin bir bölgede bütünüyle askerî hâkimiyet sağladığı bir resme Rusya’nın pozitif bakacağını düşünmüyorum. Bir de tabii meselenin askerî boyutu var. Askerî olarak da yine ABD’nin karşı çıktığı şey neydi? Türkiye o kurulacak bölgeyi bütünüyle askerî olarak domine etmek istiyordu. ABD de buna karşı çıkıyordu. ABD’nin karşı çıkmasının sebebi, o 30-40 km derinlikte bir alandan YPG unsurlarını temizlemesine imkân yok. Yani belki sınıra 5-6 km kadar YPG’yi o alandan çıkarabilir; fakat o kadar derin bir alanda YPG’yi o alandan dışlaması hem kendi siyasetinin altını oymak olur, hem de oradaki IŞİD’e karşı askerî stratejinin, mücadelenin altını oymak olur. Bu çokboyutlu bir mesele, o nedenle Türkiye buna ister barış koridoru ister güvenli bölge desin, çıkışı çokkolay bir sorun gibi görünmüyor bana. 

Ömer, sana olayın bir de Türkiye’yle alâkasını sormak istiyorum. Cumhur İttifakı, siyasî iktidar çok ciddi bir darbe yedi 31 Mart ve 23 Haziran’dan sonra ve bir kriz içinde olduğu ortada. Burada kullanılabilecek kart olarak milliyetçilik kartı var malûm. Ama son seçimde o da fazla yaramadı. Kuzey Suriye’ye yönelik yeni bir operasyon iç politikada avantajı elde etmek için düşünülüyor olabilir mi? Yoksa bu abartı mı olur?
Bugün Erdoğan Bahçeli ile konuştu. Herhangi bir açıklama yapılmadı. İç politika konuları konuştular dendi. Ama insanın aklına bu gelmiyor değil. Daha önce Afrin’deve başka yerlerde yapıldığı gibi ABD’ye rağmen Fırat’ın doğusunda askerî operasyonlar beklemek sahici olur mu?

Ömer Taşpınar: Soruya cevap vermek için Türkiye’de milliyetçiliğin hâlâ prim yapıp yapmadığına bakmak gerekiyor. Milliyetçiliğin prim yapmadığı bir Türkiye düşünmek zor. Bu iktidarın, zaten AKP’nin MHP ile kurduğu ortaklığın temelinde Kürt meselesinde ağırlıklı olarak bir terör meselesi görme eğilimi var. Bu artık yapısal bir problem haline geldi. Kürtlerle herhangi bir barış sürecinin olmadığı Türkiye’de olayın her zaman askerî, terörizm çerçevesinden görüldüğü bir ortam mevcut. Aynı zamanda ABD ile ilişkiler de Türkiye’nin ekonomisini sarsacak bir boyuta geldi. Bu S-400’ler konusunda ABD’den yaptırımlar beklenirken, ABD’ye karşı da bir koz olarak kullanma çerçevesinde gösteriliyor Kuzey Suriye harekâtı. Trump şu anda veto yetkisini kullanacak mı kullanmayacak mı tartışması yapılırken, Kongre’den gelen kararlara karşı Trump’ın kullanabileceği argümanlardan bir tanesi de, “Eğer Türkiye’yi ciddi ekonomik yaptırımlar getirirsek, Türkiye’nin bir kozu da Kuzey Suriye’de askerî harekâta girmesi”. Bunu ABD’ye karşı yapması iyicene ciddi bir uluslararası krizle, ulusal güvenlik kriziyle karşı karşıya kalmamız. NATO’daki çatlağı daha da büyütecek bu şekilde. Dolayısıyla belki de Erdoğan’ın kafasındaki plan, bir şekilde böyle yaptırımların gelmemesi ise, Trump’ın da bunu bahane ederek elini güçlendirmek. Zira yaptırımlar gelirse ekonomide çok daha ciddi bir darboğaza gireceği ortada. Son olarak şunu söyleyeyim — Gönül’ün güvenlikli bölge konusunda dediklerine ek olarak, gerçi geçen hafta kendisi bunu söylemişti: Çok temel bir mesele var bu güvenlikli bölge ve barış koridoru konusunda. Türkiye’nin amacı, kendini terör örgütü olarak gördüğü PYD’denkorumak. PKK’ya karşı bir koridor oluşturulması. ABD ve Batı’nın amacı ise o PYD’yi Türkiye’den korumak. Yani bir şekilde Türkiye’nin girmeyeceği ve IŞİD’e karşı mücadelenin Kürtler tarafından devam ettirileceği bir bölgeden bahsediyorlar. Son derece temel bir farklılık var. Stratejik farklılık var. ABD ile Türkiye arasında tehdit algılamasıfarklılığı var. O yüzden bu güvenlikli bölge meselesi içinden çıkılmaz bir hikâyeye döndü. Çünkü ulusal çıkarlarınız sizi zıt yönlere doğru götürüyorsa, tabii ki taktikler konusunda da anlaşamıyorsunuz. 

Gönül, Suriye demişken, Suriye’nin bir başka boyutunu konuşalım istiyorum. Türkiye’de bir süredir devam eden,Türkiye’deki Suriyelilerin geleceği meselesi var — benim de bir şekilde dahil olduğum. Bayağı ciddi bir şekilde, Suriyelilerin artık gitmesi gerektiği, zaten savaşın bittiği, bunun Türkiye’ye başta ekonomik olmak üzere sorunlar getirdiği yolunda argümanlar var. Hükümet de birtakım yeni düzenlemeler yapıyor gibi. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsun? Bunun Türkiye’den Batı’ya çalışmaya gitmiş birtakım işçilerle benzetilmesi benzetilmemesi meselesi var. Batı’daki yabancı–karşıtlığı ile Türkiye’de Suriyeli–karşıtlığı arasında benzerlikler olup olmadığı tartışması var. Ne dersin?
Gönül Tol: Evet, bir grup insan Almanya Türkiye karşılaştırması yapıyor ve “Almanya’da Türkler evine dönsün demekle Türkiye’de Suriyeliler evine dönsün demek arasında bir fark yoktur” diyenler var. Bir grup da buna karşı çıkıyor. Benim takip ettiğim kadarıyla iki çerçevede karşı çıkanlar var. Bir grup, “Kesinlikle bu benzetmeyi kabul etmiyoruz” diyor. Çünkü Türkler çalışkandır. Türklerin ahlâk namus anlayışı başkalarının eşine çocuğuna kızına yan gözle bakmayı reddeder. İşte bu tür şeyler söyleniyor. Tabii burada direkt söylenmeyen, bunun karşısında ima edilen şey: “Araplar yan gelip yatar, onların ahlak anlayışı Türklerden farklıdır”. Eğer siz bu argümanı geliştiriyorsanız, ırkçısınız demektir. Çünkü ırkçılığın tanımı budur zaten. Dinî etnik bir grubun özü itibariyle bir diğerinden üstün olduğunu söylemek ırkçılığın tanımıdır. İkinci bir grup var. Onlar da şartlar üzerinden bukarşılaştırmaya karşı çıkıyor. Diyorlar ki: “Almanya’daki Türkler ile Türkiye’deki Suriyelileri karşılaştıramayız, çünkü şartlar farklı. Türklerin Almanya’ya gitme, orada yaşama şartları Suriyelilerden farklı. Türkler oraya iki ülkenin yaptığı anlaşma sonucunda gittiler. Türkler orada çok çalıştı. Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ekonomik kalkınmasına ciddi katkı sağladı.” Bunların hepsi doğru. Ancak şunu unutmamak gerekiyor; bu şartları sağlayan, Türklerin Almanya’ya gidip yasal olarak çalışmasının önünü açan, Türklerin Alman ekonomisine katkı sağlamasının önünü açan, Alman hükümetinin yaptığı düzenlemelerdi. Bu sorumluluk tabii her şeyden evvel göçmen mültecilere evsahipliği yapan devletin sorumluluğudur. Suriyeliler meselesine gelince. Aynı şey onlar için de geçerli. Yani Türkiye’de yaşayan Suriyelilere, devlet olarak çalışmalarına izin veren yasal düzenlemeler getirmek zorundasınız. Bu Türk devletinin sorumluluğu. Çalışma izni verilmiş olabilir bir kısmına; ama bu çok zor bir süreç. Suriyelilerin büyük bir kısmı hâlâ kayıtdışı çalışmaya devam ediyor. 
İkinci bir nokta: Suriyelilerin büyük kısmı yasadışı yollardan gelmedi Türkiye’ye. Sonuçta Türk devletinin izlediği bir politikanın sonucu olarak geldiler. Tıpkı Türklerin Almanya’ya gidişi gibi. Bence bu iki durum karşılaştırılabilir. Sorunun özü aynı. Her iki toplumda da toplumun tüm sorunlarının kaynağı olarak kendinden olmayanı görme durumu var. Ben bunu çok sorumlu buluyorum. Ben yıllar evvel doktora tezimi Almanya ve Hollanda’daki Türk toplumları üzerine yazmıştım. Hatta bu ülkelerde saha çalışması için yıllarca yaşadım. Hatta başörtüsü de taktım. Müslüman bir kadın olarak Almanya gibi bir ülkede gündelik hayatta nasıl hissedeceğimi merak ettim. Çalışmanın vardığı yargı şu idi: Entegrasyon çok şeritli bir yol. Hem entegre edilmeye çalışılan grubun sorumlulukları var, hem de ev sahibi grubun ciddi sorumlulukları var. Entegre edilmeye çalışılan grup her şeyden önce içinde olduğu toplumun dilini öğrenmek zorunda olduğu için onun değer yargılarına saygı göstermek zorunda. Fakat sorumluluğun daha büyüğü o topluma ev sahipliği yapan topluma ve devlete yük düşüyor. Benim temel argümanım bu idi. Çünkü ben çalışma yaptığım dönemde Almanya’da yaşayan Türklerin büyük çoğunluğu Alman vatandaşı değildi. Yasalara göre yetişkinlere çifte vatandaşlık verilmiyordu. Dolayısıyla entegrasyon problemi var. Bu siyasî entegrasyondan kaynaklanan ekonomik ve sosyal entegrasyon problemleri vardı. Benim söylediğim şey hep şu idi: Burada Türklerin yaşadığı entegrasyon problemininana sorumlusu Alman Devleti. Her şeyden önce bu insanları siyasî olarak entegre etmek için –ki bu vatandaşlıktan geçiyor– yasal düzenlemeler yapmak zorunda. Yapmadığınız sürece bu insanları entegre edemezsiniz. Toplumun dışına itersiniz ve paralel toplumlar oluşturursunuz. Bu size pek çok –güvenlik sorunu da dahil– toplumsal sorun olarak geri döner. 
O yüzden siz devlet olarak gerekli adımları atmayıp sonra entegrasyon eksikliğinden şikâyet edemezsiniz. Benim söylemim buydu. Aynı şeyi Suriye’de yaşayan Suriyeliler için de söylüyorum. Suriyeliler siyaset eksikliğinin bir mağduru. Tartışmayı Suriyelilere saldırı üzerinden açmak yerine tabii ki göçün getirdiği sorunlar tartışılmak zorunda. Fakat bu problemlerin ana sorumlusu izlenen yanlış politikalar. Bu politikalar üzerinden tartışma açılmalı. 
Bir de şunu söylemek istiyorum –sana da yönlendirilmişti bu eleştiriler–, deniyor ki: “Lüks evlerinizde oturuyorsunuz, Washington’da oturuyorsun, bizim yaşadıklarımızdan bihabersiniz.” Bir durum karşısında ahlâkî ya da siyasî bir duruş sergilerken o durumdan mağdur olmanıza gerek yok. Yani ben cinsel istismarın karşısında durmak için cinsel istismarın mağduru olmama gerek yok. Bazı evrensel prensipler var ve bunlar deneyimden bağımsız geliştirilmeli bence. Dediğim gibi yıllar önce tezimde söylemiştim;Türklerin entegrasyonu konusunda Alman hükümetine söylediğim şeyi bugün de Türkiye’de yaşayan Suriyeliler için söylüyorum. Bu insanlar en az Türkler kadar siyasetin mağduru. Onların etnik kimliği üzerinden saldırılar yapmak yanlış. Her şeyden önce siyaset konuşulmalı. Bugüne getiren sorunları körükleyen siyaset ve sorumluları üzerinden tartışma yürütülmeli. 

Evet Ömer, Gönül’ün bıraktığı yerden bir hafıza tazeleyelim. Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı iken, belli bir sayıda göçmen ülkesini terk ederse Batı müdahale edecek diye düşünüldü. Bir anlamda Türkiye Suriye ile ipleri kopardıktan sonra göçü teşvik etti. Başlangıcı böyle idi. Kadri’nin (Gürsel) o dönem Milliyet’te yazdığı sayısız yazı vardı bu konuda. Rakam da vardı; hatta bilmem kaçyüz bin aşılırsa NATO müdahalesinin önü açılır gibi bir beklenti vardı. Sonuçta en son 4 milyon deniyor. Ne derece doğru bilmiyorum, ama insanlar burada. Buna neden olan politikalar yerine doğrudan bunun öznesi olmayan insanları, Suriyelileri suçluyorlar. Yerel seçimleri kaybetme nedenlerinden biri olarak iktidar partisindeSuriyeliler meselesini de önemli bir madde olarak tespit etmiş durumdalar. Bu iç politika sorunu haline geldi. AKP bunu nasıl aşabilir?
Ömer Taşpınar: İlk sorduğun soru Türkiye’de Kürt meselesindeki milliyetçilik ile ilgiliydi. Burada gene oraya bağlamak mümkün. Hükümetin kafasındaki çözüm, bunlarıbizim vatandaşlarımız olarak sunmaktan çok, eninde sonunda gidecekler ve Kuzey Suriye’de açacağımız bir koridora yerleştireceğiz onları — Afrin bölgesi olabilir. Burada şunu hatırlatmak lâzım. Türkiye’de ciddi bir Suriyeli nüfusu var. Savaş nedeniyle geldiler. Türkiye’den başka bölgede bu konuda muzdarip olan ülkeler de var: Ürdün, Lübnan. Bunlar Türkiye’den çok daha küçük ülkeler. Lübnan’ın nüfusunun dörtte biri Suriye’den gelen göçmenler. Böyle ortamlardamilliyetçilik, popülizm, ırkçılık patlıyor. Türkiye’de de böyle bir dönem yaşıyoruz. Avrupa’da da görülüyor. Avrupa’da yükselen ırkçı aşırı sağ göçmen düşmanı hava varsa, bunda Türkiye’den gelen göçmenlerin ve Türkiye’nin Davutoğlu zamanında bir bakıma Avrupa’ya karşı koz olarak sınırları açmasının da rolü var. Balkanlar üzerinden Almanya’ya bir milyon Suriyeli göçmenin gitmesi çok önemli. İtalya’da bugün faşizan bir iktidar varsa, Libya üzerinden gelen Afrikalı göçmenler meselesi son derece önemli. Şu anda yapısal,ekonomik, siyasî çözümler aramak gerekiyor. Bunlar için popülizmden vazgeçmesi gerekiyor iktidarların. Dünyada popülist bir dalga var. Türkiye’de de popülist milliyetçi dalga var. ABD de nasibini alıyor. ABD göçmenler üzerinekurulmuş bir ülke olmasına rağmen, ABD’de son derece ırkçı popülist bir hava var Trump nedeniyle. Bunlara kısa dönemde çözüm bulmak çok zor. Soğukkanlı bir şekilde ırkçılıktan uzak yapısal meselelerin üzerine giden bir vizyon sergilemek gerekiyor. 

Gönül ABD’deki ırkçılık dedi. Trump, kendisine ırkçılık sorulduğu zaman, “Dünyada en az ırkçı olan insan benim”demiş. Ne diyorsun?
Gönül Tol: En son 4 Demokrat kadın Kongre üyesi göçmen siyasetini eleştirmişti. Meksika sınırındaki gözaltı merkezlerinin insanlık dışı koşullarda olduğunu eleştirmişti. Bunun üzerine Trump da bu insanlara dedi ki: “İstemiyorsanız geldiğiniz yere geri dönün”. Bunların hepsi ABD vatandaşı, Kongre’ye seçilmiş, kaç jenerasyondur ABD’de doğmuş büyümüş insanlar. Onlara, “Geldiğiniz yere geri dönün” dedi. En son bu Baltimore şehrinin Kongre üyesi ırkçı bir tweetyolladı ve şunu söyledi: “Baltimore, yani senin seçim bölgen iğrenç bir fare yuvası”. Baltimore nüfusunun yüzde 50’si siyah olan bir şehir. Bir ırkçılık tartışması başladı. Trump diğer liderlerden daha ham olabilir, bu ırkçı söylemleri alenen yapıyor olabilir; ama aslında özünde Ömer’in dediği gibi diğer sağ popülist liderlerden çok farklı değil. Meseleyi ırka, ten rengine, dinî inanca getirerek aslında siyasetin problemlerini konuşmayı engelliyor. Siyahların yaşadığı yerlerde suç oranı fazla olabilir, fakirlik yüksek ve eğitim düşük olabilir; fakat bu bir tercih değil. Yani ABD hapishanelerinde en çok Siyahların olmasının sebebi Siyahların doğuştan suça meyilli olması değil. Siyahî toplumun yaşadığı sorunların nedeni Amerika’da hâlâ çok güçlü bir ırkçılık olması. Her şeyden önce bunu teslim etmek gerekiyor. Piyasa ekonomisinin yarattığı eşitsizlik. Bu eşitsizliğin en çok mağdur ettiği grup da böyle Siyahlar gibi gruplar. Siyahlar aslında tıpkı Türkiye’deki Suriyeliler gibi çarpık sistemin sorumlusu değil mağduru. Trump bu sistemi konuşmak yerine mağdurlarına saldırıyor.Bence Trump gibi siyasetçiler bu ötekileştirme siyasetinden oy devşiriyorlar . Çok etkili bir siyaset olduğu ortaya çıktı. Bence modern insanın toplumlarının yumuşak karnı kimlik. Kimlik üzerinden tartışmak oy devşirmek açısından anlamlı. Piyasa, modern hayat, hepimizin güven bulduğu geleneksel aile yapısını ve toplumsal bağları yerle bir ediyor. İnsanlarda varoluşsal bir endişeye sebep oluyor bu. Refah devletinin sizi koruyamadığı yerlerde siz kilisede edindiğiniz arkadaşlarınıza güveniyorsunuz, kendi ten renginizden arkadaşlarınıza güveniyorsunuz. Aynı etnik gruptan insanlarla dayanışma içine giriyorsunuz. Yani sistemin size yardım edemediği yerlerde siz ırk üzerinden, din üzerinden oluşturduğunuz gruplara yaslanıyorsunuz. Trump gibi liderler ne yapıyor? “Bu sizin grubunuz başka gruplar tarafından tehdit altında” diyor. Bu güçlü bir mesaj. İnsanların güvenlik kaygısını tetikliyor bu.  Kimlik üzerinden insanları mobilize etmek bugün siyasetçiler için çok kolay. Siyaset konuşmak yerine, hadi gelin bu ülkedeki sistemli ırkçılığı konuşalım. Bunu konuşmak yerine ötekileştirme üzerinden tartışma yürüyor. Bunun yarattığı yeni sorunlar var. Trump 2020’ye oynuyor. 2020’de kendi tabanındaki o güvenlik kaygısını harekete geçirip mobilize etmeye çalışıyor. Ama ümit ediyorum ki böyle söylemler ters tepiyor. Tabanda bunun ters teptiğine dair bulgular var. 

Ömer, buradan devam edelim. Bu hakikaten bir paradoks. Birisi ırkçı argümanlar dile getiriyor; karşı tarafta birilerionun ırkçı olduğunu söylüyor. Ama ırkçı olduğunu söylediğin zaman belki de onun oyunu artırıyor olabiliyorsun. Böyle garip bir durum var. Çünkü kamuoyunda bu popülizme yönelik ilgi, onun tarafına çekilme olayı var. Trump’ın seçim kampanyalarında bu ırk meselelerini çok kullanacağı belli. Karşı taraftakiler ne yapabilir?
Ömer Taşpınar: Karşı taraf çok zorlanıyor. Trump’ınstratejisi başarılı. Çünkü Demokratları –senin de geçen gün yaptığın konuşmada dinlemiştim– siyasî doğruluk meselesinedoğru itiyor. Siyasî doğruluk nedir? Azınlıkları ezilenleri korumak. Bu genelde solun daha yatkın olduğu bir şey ve Trump’ın stratejisi Demokratları daha da sola doğru, sosyalist bir imaja doğru itmek. Demokratların bütün yaptığı,göçmenleri korumak, sürekli küreselleşmekten bahsetmek ve aynı zamanda sosyal devleti güçlendirmek. “Bunun adı solculuktur; bundan bir sonraki aşama sosyalizmdir” diyor. Trump kendini ABD’de sosyalizme karşı en ciddi direniş noktası olarak gösteriyor. Bu siyasî doğruluk meselesinde de,“Ben ırkçı değilim, ama herkesin söylediğini de görüyorum ve belki de herkesin aklından geçeni söylüyorum” diyerek bir popülizm yapıyor. Genelde bu tür ırkçı popülist sağcı söylemler ekonomik kriz dönemlerinde baş gösterir. Avrupa’da ekonomik kriz var. İşsizlik yüzde 10’larda dolaşıyor. Türkiye’de ekonomik kriz var. İnsanların işsizlik içinde yaşarken sosyal devletten Suriyelilerin yaralanıyor olmasından neden şikâyetçi olduklarını anlayabiliyoruz. ABD’de işsizlik yok şu anda. Son derece düşmüş durumda. Ekonomi sağlam bir şekilde gidiyor. Trump aslında çok toleranslı olabilir. Fakat Trump’ın derdi meseleyi ekonomik platforma getirmek değil kutuplaştırmak. Kutuplaştırma üzerinden kazanıyor. Gönül’ün anlattığı gibi karşı tarafı ötekileştiriyor. Bunun üzerinden kendi tabanında –yeteri kadar, aslında bence üst sınıfa geçememiş eğitimi olmayan–hâlâ işçi kesimlerinin bir bakıma onların korkularına birşekilde cevap vermek. Trump’ın yaptığı şey bir bakıma ekonomi iyi giderken hâlâ popülizm. Demokratları bir bakıma tuzağa düşürüyor. Trump ırkçılık yaptıkça Demokratlar da ona ırkçı dedikçe, kendileri de aslında daha önemli olan sosyal konuları konuşamıyor konumuna düşüyorlar. Sürekli kültürel popülist kimlik politikaları üzerinden giden bir sol var. Konuşulması gereken şeyler, ülkedeki gelir dağılımı bozukluğu; kalkınmaya rağmen hâlâ para kazanamayan alt kesim — ülkenin çok ciddi bir Afrikalı sorunu var. Bunların sorunları sadece ırkçılık değil ekonomik sorunlar. Bunlara girmek yerine sürekli ırkçılık, sürekli popülizm konuşuyor ve bundan kazançlı çıkan da Trump oluyor.

Ruşen Çakır: Evet, burada noktayı koyalım. “Transatlantik” en önemlisi teknik sorun yaşanmadan oldu. Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
09.12.2019 İki fotoğrafla gerçek Türkiye: Aydın Doğan’ın iş hayatında 60. yılı & Ömer Sarıgül’ün düğünü
08.12.2019 AKP’nin çözülmesi: Nihayet kavga alenen başladı
07.12.2019 Kürt sorunu mu? Türk sorunu mu?
03.12.2019 Herkes için laiklik
02.12.2019 Fethullahçıların yerini Menzil mi aldı?
29.11.2019 AKP iktidarında Türkiye’de İslamiyet’in durumu
28.11.2019 Ali Babacan mı, Ekrem İmamoğlu mu?
27.11.2019 Ali Babacan kime, nasıl sesleniyor?
26.11.2019 FETÖ operasyonları hiç bitmeyecek mi?
25.11.2019 Külliyedeki CHP’li olayı: Yepyeni Türkiye, epeski muhalefet
09.12.2019 İki fotoğrafla gerçek Türkiye: Aydın Doğan’ın iş hayatında 60. yılı & Ömer Sarıgül’ün düğünü
26.11.2019 Les opérations contre les Gülenistes (FETÖ) ne vont-elles jamais finir ?
08.11.2019 The meaning and meaninglessness of Erdoğan’s stubbornness towards Osman Kavala
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı