Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu iki ayrı parti mi kuruyor? Murat Yetkin ile söyleşi

01.03.2019 medyascope.tv

1 Mart 2019’da Murat Yetkin ile medyascope.tv’de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı.

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Dün Murat Yetkin blogunda yazdı, ben de ondan aldığım pasla yayın yaptım. Bugün Murat’la bir araya geldik ve şu“yeni parti”kurma meselesi neymiş, biraz gözlem, düşünce, öngörü, kanaat ve spekülasyon tokuşturacağız.
Murat Yetkin: Spekülasyon da var diyorsun yani.

Tabii.
Ben girmeyeyim spekülasyona, ama senin yaptıklarını konuşuruz.

Çünkü bu iş bir tür yılan hikâyesine döndü. İnsanlar zaten“her seçim öncesi yeni parti kurma muhabbeti olur”diyor.
E vardır o, evet.

Senin yazından anlaşıldığına göre birileriyle görüşmüşsün, ben de ayrıca başkalarıyla görüşüyorum, haber kaynakları diyeyim. AK Parti kökeninden gelen 2 ayrı parti kurma söz konusu. Birisi Ali Babacan, diğeri Ahmet Davutoğlu adına 2 ayrı girişimden bahsediyorlar.
Şimdi, önce şunun adını bir koyalım: Türkiye’de CHP tek parti döneminde cumhuriyeti kurdu. Daha sonra bütün partilerde bu bir alışkanlık haline geldi. Yani sağda da solda da bütün partiler bir öncekinin bünyesinden çıktı. Bu, Türk siyasetinin bir geleneği. Demokrat Parti CHP’nin içinden çıktı. 27 Mayıs darbesinden sonra Demokrat Parti’nin içinden birkaç parti çıktı. Birisi, daha önceki Millet Parti’sinin devamcısı olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, sonra Milliyetçi Hareket Partisi oldu. Sonra Adalet Partisi Kuruldu. Türkiye 12 Eylül darbesini yedikten sonra, Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi olarak devam etti, öyle bir kanal yürüdü. 12 Mart öncesinde, Milli Selamet Partisi kapatıla kapatıla bugüne AK Parti olarak geldi. Demokratik Sol Parti, bizzat CHP’nin Genel Başkanı tarafından, gene CHP bünyesinden kuruldu. 

Şimdi solun gerçek adresi olmaya kalkıyor bugün.
Sosyal-Demokrat Halkçı Parti (SHP) bir geçiş dönemi partisi oldu. Dolayısıyla bu potansiyel vardır. Yani Türkiye’de her zaman, yeni partiler bir öncekinin içinden çıkar. Ama bunlardan bazıları bir mum alevi gibi kısa sürede söner, bazıları da kalır. Konuya girmeden önce bir çerçevesini koymak istedim.

Şimdi teker teker gidelim. Abdullah Gül için“yeni parti kuracak”ya da“bayrak gösterecek”denildi. 24 Haziran seçimlerinde adaylığı söz konusu oldu ama aday olmadı. Bunun detaylarına girmeyelim şimdi.
Girelim. Orada önemli ayrıntılar var.

Tamam, gerektiği ölçüde girelim.
İstemiyorsan girmem. Ben blogumda yazarım, oradan okurlar.

Şimdi Abdullah Gül’ün adı değil, yerine Ali Babacan’ın adı geçiyor. Ama Abdullah Gül’ün bir nevi vekili, naibi olarak geçiyor değil mi?
Ali Babacan’ın Abdullah Gül desteğiyle birtakım temaslarda bulunduğu zaten her tarafta yazılıp çiziliyor. Ben Abdullah Gül’ün yeniden aktif politikanın en ön safında olacağını zannetmiyorum. Zaten kendisi de defalarca söyledi. Fakat yeni bir oluşumun –o oluşumun adını da koyalım– artık siyasî İslam çizgisinde olmayacağını söyleyebiliriz. Belki bunu kuranlar, Ali Babacan gibi, onun etrafında olan insanlar gibi, o gelenekten gelen insanlar olabilir; ama bir“İkinci Özal Hareketi”nden söz ediliyor.

Evet, ben dünkü yayınımda senden ödünç alarak bunu kullandım.
“İkinci Özal Hareketi”ne demek? Bu sadece siyasî İslam ve daha önce kendisine“merkez sağ”diyen partilerden devşirilen kişiler değil. Daha geniş. Liberaller, merkezciler, hatta merkez solcuları da kapsayacak –ekonomistler anlamında– bunları da cezbedebilecek bir oluşum çok ciddi olarak konuşuluyordu. Bunun içinde AK Parti’den son 3-4 senedir kopanlar ya da koparılanlar var — ki bunları da tek bir çerçeveye koymamak lazım. Çünkü bunu bu şekilde söylediğiniz zaman, birileri çıkıp“bunlar FETÖ’cü”damgasını vuruyor. Hayır, pek çok kişi hayal kırıklığı içinde. Gücün çok fazla merkezîleşmesinden rahatsızlar.

İsim vermekte bir mahzur var mı?
Kendileri zaten çıkıyorlar. Sosyal medyayı okuyanlar zaten görüyor.

Benim bildiğim isimler: Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin, Nihat Ergün, Ömer Dinçer.
Bu saydığın isimlerin bir kısmı aslında Ahmet Davutoğlu ile hareket ediyor, bu partiyle değil. Arada ciddi bir fark olduğunu söylüyorum. Bu yeni parti, yeni oluşum diyeyim– Davutoğlu’nun,“ben de varım”diye sızdırmasından sonra, parti olur mu olmaz mı bilmiyorum. Kendisi çıkıp söylemedi, Allah için, yalan söyleyemeyiz. Ama Davutoğlu isminin zikredilmeye başlamasından sonra, hâlâ olur mu olmaz mı bilmem — sadece siyasî İslam kökünden gelenleri kapsamamayı amaçlayan bir oluşum benim bildiğim kadarıyla.

Sen yazında Davutoğlu’nu öne çıkartıyorsun ve Erdoğan’ın daha önce Abdullah Gül’ün önünü Davutoğlu’yla kesmesi gibi…
Orada inisiyatif Davutoğlu’nda mıydı bilmiyorum.

Hayır, Erdoğan’daydı tabii; ama sonuçta o da razı oldu. Şimdi de Gül destekli partinin önünü kesmek gibi…
Ruşen, sen de çok iyi bilirsin, satranç oyununda olduğu gibi, siyaset oyununda, hatta tavlada olduğu gibi, bazen sen bazı şeyleri manipüle etmezsin. Ama rakibinin ya da rakiplerinin ne yapacağını görürsün ve onlardan işine gelenin önünü açarsın. Bu çok yaygın. Siyasetin binlerce yıllık tarihinde olmuş bir şeydir. İlla,“Davutoğlu çıktı, bu iş Erdoğan’a yarayacak. Demek ki Erdoğan Davutoğlu’nu manipüle ediyor”anlamına gelmez bu. Ama Davutoğlu’nun çıkışları genellikle hep Erdoğan’ın işine yaramıştır. Ve Erdoğan’ın rakip gördüklerinin ya da potansiyel rakip gördüklerinin önünü kapamıştır. Bunun en somut örneği 2014’te yaşandı. Bir iki cümleyle ne olduğunu hatırlatalım mı?

Evet.
2014’te, Abdullah Gül’ün ikinci defa aday olması söz konusuydu. Bunu kesmek için, hatırlayacaksın, daha önce 2012’de AK Parti 2. dönem cumhurbaşkanlığının önlenmesi için bir önerge vermişti. Fakat bu, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Gül’ün tekrar aday olacağı ciddi olarak konuşuluyordu. Sonra birdenbire durum tersine döndü ve Erdoğan Ahmet Davutoğlu’nu aday gösterdi. Davutoğlu’nun aday gösterilmesi –Gül’cüler diye tanımlamak ne kadar doğru emin değilim ama– o cenahtaki oluşumları bastırmış oldu. Çünkü hiç kimsenin durduk yerde –üstelik Genel Başkan kendisini aday gösterdikten sonra, kendi yerine halefini işaret ettikten sonra–“Yok, olmasın”diyecek hali yoktu. Bir de o veda kongresinde öyle bir çıkış yaptı ki Erdoğan, Davutoğlu’nu tercih etmesinin birinci nedeni olarak Fethullahçı yasadışı örgütle mücadele azmini gösterdi. Sanki başkaları o azmi gösteremiyormuş gibi. Tabii o zaman Suriye’de işler bu durumda değildi. Suriye’de işler hâlâ Türk kamuoyuna yansıtılabilecek durumdaydı. Davutoğlu’nun çizdiği Suriye iç siyasetine –bence felaket bir şekilde– müdahale politikası uygulanıyordu. Ve bu da bir övgü meselesi olarak kullanılıyordu. Hâlbuki biz şimdi biliyoruz ki Sayın Erdoğan, temel olarak da Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun desteği ve gayretleriyle bu politikanın hasarını tamir etmeye çalışıyor. Ama o dönem, Davutoğlu çıktı, Gül bitti.

Bir de, orada tarihle ilgili çok önemli bir şey var. Kongre yapıldığında Abdullah Gül fiilen Cumhurbaşkanı idi. İstese de kongrede aday olamıyordu.
Evet, 1 gün öne alındı çünkü.

Sonra kongre yapıldı. Ertesi gün de devir teslim oldu.
1 gün önceye alındı, evet.

Şunu soracağım sana: Bu“yeni parti”iddiaları, spekülasyonları, genellikle seçimlerin öncesinde çıkıyor ve seçimden başarısız çıkmış, yenilmiş, hatta hezimete uğramış Erdoğan’ın ardından, o hareketi tekrar toparlama iddiasıyla partilerin çıkacağı söyleniyor. Ama Erdoğan her seçimde şu ya da bu şekilde kazandığı için — gerçi 7 Haziran’da seçimi kazanamamıştı ama erteleyip kazandı…
“MHP’nin desteğiyle”diye özel olarak vurgulamamızda fayda var.

Evet. Bana göre bu sefer bu kadar güçlü olmasının nedeni, 31 Mart seçimlerinin Cumhur İttifakı için çok zor geçeceği yolundaki intibanın kuvvetlenmesi. Katılır mısın?
Bu ciddi bir neden. Çünkü Erdoğan’ın artık güvenmediğini açıkladığı anketlere baktığımızda –senin de önüne geliyordur– AK Parti tabanında, 7 Haziran 2015 seçimlerine benzer bir erozyon görüyoruz. Ama çok ciddi bir fark var. 2015 seçimlerine giden yolda, Erdoğan, hiç denemediği, hiç yapmadığı, kendi doğasında, kendi siyasî fıtratında olmayan bir şey yaptı: O zamana kadar –şimdi de öyle– her seçimde ciddi bir siyasi zekâ gösterisiyle, en karmaşık problemleri tek bilinmeyenli bir denkleme, tek soruna indirgiyordu ve o soruna yükleniyordu. O sorun, bir seçimde“CeHaPe zihniyeti”oluyordu. Öbür seçimde HDP oluyordu filan. Ama tek sorunla uğraşıyordu. Ve o tek sorunun üzerine gide gide kazanıyordu.
2015 seçimlerinden önce 2 tane sorunla uğraşmaya karar verdi. Üstelik bunlar sistemik sorunlardı. Biri Başkanlık Sistemi’ne geçiş, diğeri de PKK ile dolaylı diyalog meselesiydi. İkisinin birbiriyle bir sinerji oluşturacağını düşündü, tam tersine birbirini körelttiler. Anket şirketleri o zaman da bunun AK Parti’ye oy kaybettireceğini söylüyorlardı. O zaman da dikkate almıyordu Erdoğan. Belki uzun vade siyaset açısından dikkate almaması doğruydu, bilemiyorum. Fakat bu durum, özellikle de PKK ile diyalog meselesi ona ciddi oy kaybettirdi. Daha 7 Haziran gecesi Devlet Bahçeli’nin,“Böyle olmaz. Hadi seçime gidiyoruz’’ demesiyle o iş bitti. PKK çoktan bitirmişti zaten o işi. Ve artık Başkanlık Sistemi’ne geçişle 1 Kasım seçimlerinde kazandı.
Ama bu seferki erozyon böyle bir ideolojik bir meseleden kaynaklanmıyor. Bütün anketler, ekonomiden kaynaklandığını gösteriyor. Bundan 1 ay kadar önce, Kadir Has Üniversitesi bir araştırma yayınladı: Türkiye’nin en önemli iki sorununun hayat pahalılığı ve işsizlik olduğu çıktı. Terör, beka meselesi daha alt sıralarda. Ne yapılırsa yapılsın, Türk halkının %20 gibi bir kesimi dışında, Türkiye’de şu anda bir beka sorunu olduğuna inanılmıyor. Optimar araştırma şirketinin son bulguları –ki onu bana gönderen de bir AK Parti’li oldu, o gönderene kadar görmemiştim–, orada öncelik %80 oranında ekonomi. Bu artık ideolojik bir ayrım değil, insanların hayatına dair bir şey.
Ama tabii şöyle bir mesele var orada. O ekonomik sorunu çözemediği için, ekonomiyi unutturup beka meselesine taşımaya çalışıyor.
Ama bu tutmuyor zannediyorum. Çünkü beka sorunu demek, PKK ile şiddetli mücadele demek. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu daha birkaç gün önce“15 bin adam vardı dağlarda, şu anda  700 kişi kaldı”dedi. E nerede bunun gerisi? Oysa biz biliyoruz ki 30 bin ila 60 bin militan Suriye’de, sınırımızın öbür yanında ABD tarafından silahlandırılıp NATO standardında eğitim verildi. Onlar orada duruyorlar. Bunlarla mücadele etmek gerekiyor, doğru. Ama Suriye artık eskisi gibi değil. Fırat’ın doğusunda, Rusya,“Hadi sen gir, ben Esad’ın ordusunu tutuyorum”diyemiyor. Ruslar,“Sen kendin ayarlayacaksın o işi”diye açıkça söyledi. Erdoğan Trump’a telefon etti,“Hadi hepsini çekmeyelim, 400’ü kalsın da Türkiye’ye saldırmasınlar”gibi günlük, geçici tedbirler alındı. Dolayısıyla, şu anda durum topyekûn ve askerî anlamda bir müdahaleye çok uygun değil. Bir yandan“Rusya’dan alınacak S-400’leri iptal edin”diye baskı geliyor. Konuyu çok dağıttık farkındayım. Bu defa farklı bir erozyonla karşı karşıyayız. Ancak MHP’nin desteğiyle o %20 “Beka sorunu birinci sorundur”diyor. Anket çalışmasına baktığınızda, ekonomik sorun AK Parti tabanında da bir numara.
Bana göre şöyle bir husus da var: Yeni parti ihtimalinin spekülasyonunu bir iç tehdit gibi kullanmak Erdoğan’ın işine geliyor. Şöyle düşünüyorum: Asla kurulmasın, ama hep kuruluyormuş gibi olsun. Onun üzerinden de FETÖ, Kandil, dış güçler, iç güçler söylemleriyle spekülasyon yapmaya –çünkü tehdit algısı yaratması lazım–, yeni parti iddialarını bir tehdit algısı olarak göstermeye çalışıyordu. Bunu zaman zaman kullandı da.  Ama şöyle bir husus çıkartıyor bence, dünkü yayında da onu söylemeye çalıştım: Bu seçimden önce yeni parti kurulma iddiasının bu kadar konuşuluyor olması Erdoğan’ın aleyhine. Çünkü AK Parti’ye oy vermiş seçmenin, bugün Erdoğan’a oy vermeme konusunu düşünürken en çok endişe ettiği“Peki sonra ne olacak?”sorusu var. Yeni parti iddiaları,“Ali Babacan parti kuracakmış, şunu da destekliyormuş”gibi olaylar gündeme gelirse, birçok insan,“Tamam, bu seçimde cezalandıralım. Belki de yeni, taze bir oluşumun önünü açmış oluruz”diye düşünebilir. Bu seçim öncesi, yeni parti iddiaları Erdoğan’ın aleyhine işler gibi geliyor bana.
Rahatsız ettiği açık zaten. Bunu birtakım konuşmalarında da dile getirdi:“Kimileri çıkacakmış, çıksınlar, gitsinler. Şimdiye kadar gidenler ne oldu ki bunlar ne olacak?”gibi söylemlerini giderek daha çok yerde tekrar eder oldu. Bunun bir rahatsızlık yarattığı açık, ama bir avantajı olduğu da açık. Ama şu var: Böyle bir partinin, bir oluşumun, seçimden önce kurulma ihtimali pek yok gibi. Özellikle Davutoğlu isminin zikredilmesinden sonra diğer oluşumun da ciddi bir şekilde rahatsız olduğu açık. Kimileri bunu“Hoca acele etti”diye yorumluyor. Kimi“Hoca yarım kalmış bir hesabı tamamlıyor”diyor. Neden yarım kalmış? Az önce konuştuğumuzu biz de tamamlayalım: Davutoğlu, 2016 Mayıs’ında parti içi bir darbeyle resmen alaşağı edildi. 50 kişilik bir toplantı düşünün. Siz başkanısınız. Sadece sizin ve orada akraba, yakını olarak parti yönetimine aldığınız toplam 3 kişinin haberi yok. Diğer 47 kişinin haberi var. İmza toplanıyor. Bir bakıyorsunuz başkan değilsiniz artık. Yetkiler elinizden alınmış. Davutoğlu’nun,“İstifaya zorlandığını, mecbur kaldığını”söyleyen ifadesi var. Bunlar unutuluyor mu? Bence unutulmuyor. Fakat Davutoğlu’nun ondan sonraki hareket hattına bakıyoruz, sürekli olarak Erdoğan’ın yanında bulunmaya, gayet mütebessim olarak yanında görünmeye gayret ediyor. Erdoğan da buna izin veriyor. Erdoğan kendine ve çevresine gayet hâkim birisi.“Onun yerini 3 sandalye öteye koyun’’ deyiverir, biter o iş. Bu hareket hattı içinde Davutoğlu isminin öne çıkması, kimileri tarafından da“Yarım kalan hesabın tamamlanması”olarak görülüyor. Çünkü Binali Yıldırım’ın gelişi de bu parti içi darbeyle oldu.

Sen yazında şunu imalı bir şekilde yazmışsın. Kamuoyu onu ne kadar tanıyor bilmiyorum, ama senin, benim gibi gazeteciler gayet iyi tanıyor. Davutoğlu’nun bir parti kuracağı iddiası…
Kamuoyu da tanıyor.

Bir siyasî parti hareketini başlatacak olması bana biraz yadırgatıcı geliyor. Birisinin kuracağı bir partide ağırlıklı bir isim olarak görülmesini anlarım. Geçmişte öyleydi. Mesela, AK Parti’ye Kopenhag Zirvesi zamanında dâhil olmuştu. Başdanışman olarak gelmişti.
Ama daha Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir başkanlığı döneminden itibaren bir danışmanlık ilişkisi var.

Ama bu iktidara esas girişi, Abdullah Gül’ün başbakanlığında başladı. Bu ona uygun bir şeydi. Başdanışmanlık, Dışişleri Bakanlığı, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı döneminde Başbakanlık. Onun şimdi Erdoğan’a meydan okuyacak öyle bir… — çünkü bir parti kuruyorsan, Erdoğan’ın lideri olduğu partiye meydan okuyorsun…
Türkiye’de siyaset giderek tefessüh ediyor. Senle ben bir parti kurarsak bunun amacı ne olmalı? İktidarı ele geçirmek. Başka bir şey değil.“Ben iyi bir muhalefet yapayım. Hazineden de yardım alayım. %7’yi geçeyim.”Bununiçin parti kuruluyor Türkiye’de. Bunlardan biri olacaksa, en iyi ihtimalle bir koalisyon ortağı olmaya ya da MHP’nin şimdi yaptığı gibi, dışarıdan destek verip iktidar nimetlerinden yararlanıyor pozisyonunda olmaktansa,“Ben iktidar olmak için parti kuracağım”ı tercih eden yok. En son bunu gördüğümüz, AK Parti’dir.“Ben iktidar olacağım”dedi 2001’de, 2002’de de oldu.

Diyelim ki Cumhur İttifakı seçimde başarısız oldu.
Onun kriteri ne?

Mesela birtakım büyükşehirleri kaybetmesi.
Benim için başka kriter de var. Zannediyorum Sayın Erdoğan için de bu kriter var. Geçen sene Cumhurbaşkanlığı seçiminde %52 alınmış bir oy var. %52’nin altına düşecek mi? %50’nin altına düşecek mi? MHP’nin ve sonradan kendini bir şekilde oraya ekleten BBP’nin desteğiyle. %52 olacak mı? %50 olacak mı?
İkincisi, biz seçim gecesi AK Parti ne kadar oy aldı, MHP ne kadar oy aldı anlayabilecek miyiz? Şimdiye kadar nasıl anlıyorduk bunları?

Ayrı ayrı.
Belediye meclislerinde verilen oylara göre anlıyorduk.

İl Genel Meclisi oyları.
Evet. İl genel meclisi oylarından anlıyorduk. Hâlbuki şimdi, AK Parti ve MHP ortak il genel meclisi listeleri çıkartıyorlar. Yüksek Seçim Kurulu bu işe nasıl bir çare bulacak bilmiyorum. Biz 31 Mart gecesi il genel meclislerine bakarak hangi parti kaç oy almış, tam olarak anlamayabiliriz. İkinci tablo bu.
Üçüncüsü de dediğin gibi büyükşehirler.

Açıkçası ben büyükşehirleri daha çok önemsiyorum.
Ben Ankara’yı çok önemsiyorum.

Ankara. Adana MHP’nin elinde. Her ne kadar başkan İYİ Parti’ye geçtiyse de, Mersin’de önceki seçimde MHP kazanmıştı.
Bursa ortada deniliyor.

Bursa, Balıkesir, Antalya, bunların hepsi gündemde. Hatta İstanbul’u bile telaffuz edenler var.
Sayın Cumhurbaşkanı İstanbul için Binali Yıldırım’ı ikna etmeseydi –ki biz uydurmuyoruz,“Erken emekli ediliyoruz” lafı Sayın Yıldırım’ın lafıdır–İstanbul çok zora düşerdi.

İstanbul hâlâ çok çantada keklik değil.
Evet, ara çok açılmış değil. Mesela, AK Parti İzmir’de Nihat Zeybekçi’yi çok parlattı; ama bakıyoruz, Nihat Zeybekçi ile Tunç Soyer arasındaki fark hâlâ%10’un altına düşmedi.
Bir de, seçmen davranışlarına baktığımız zaman, mesela AK Parti’nin iktidara geldiği seçimi hatırla; bütün her şey çöktü, koalisyon çöktü — ki şu anda aldığı oy kadar almamıştı, ama seçim sistemi nedeniyle tek başına iktidara gelmişti. Ona oy verenlerin büyük bir kısmı da, ilk defa böyle bir harekete oy veren insanlardı. Seçmen bakıyor ki bir yerler çözülüyor, çözülmeyene doğru birtakım yönelişler yapabiliyor. Bu seçimde de bir çözülme duygusu hâkim olabilirse, çok beklenmedik sonuçlar çıkabilir.

Tekrar konumuza dönecek olursak, bu anlamda“yeni parti kurma”meselesi giderek vektör olma…
Şunu söylemekte bir sakınca görmüyorum: Ben, seçim sonrasında sağda da, solda da yeni oluşumlar bekliyorum. Kaçınılmaz. Çünkü her alan büyük bir sıkışmaya doğru gidiyor. Son aylarda ekonomi sübvansiyonlarla gidiyor. Tanzim satışlardan, benzin fiyatlarına, gaz fiyatlarına, elektrik fiyatlarına varana kadar. BOTAŞ’ın halka yansıtmadığı miktarlarla ilgili öyle rakamlar telaffuz ediliyor ki inanamadığım için ne yazıyorum, ne burada konuşuyorum. Çünkü sistem şeffaf değil. Bu borçlar birikiyor. Bu ne zamana kadar gidecek? Tanzim satış hep devam edecek mi? Nasıl olacak? Siz kabzımallık sistemine“Aman, fincancı katırları ürkmesin, bizim oy tabanımızdır”diye dokunmayacaksınız; benzin fiyatlarını, dizel fiyatlarını, ulaşım fiyatlarını düşürmeyeceksiniz bir şekilde; ondan sonra“Ben tanzim satışla sürekli ucuz sebze meyve yedireceğim”diyeceksiniz. Çok güzel ama,bu sosyal devlet uygulaması olarak güzel değil. Bu tamamen geçici bir tedbir.

Tanzim satış konusunda galiba Fehmi Koru da benim gibi düşünüyor. Bence çok büyük bir hata yaptı. Çünkü bu mesele, krizi görünür kılıyor.“Varlık kuyruğu”diyor ama, bu kuyruk mevzuu…
Varlığın kuyruğu mu olur Allah aşkına?

Ama ben yine bu sabah Kadıköy meydanında gördüm; sabah saat 10:00’da çadırın önünde bir yığın insan kuyruğa giriyor. Kadıköy meydanına kuruyorsun bunu, herkes de görüyor.
Beşiktaş Meydanı’nda da var aynı şekilde.

Sonuçta kimse“Bak ne güzel. Devlet insanların ayağına getiriyor”demez. Bu, insanlara sorunu hatırlatıyor. Bence çok büyük bir stratejik yanlışlık yapıldı.
Her neyse, sonuç olarak bütün bunlar birikiyor. Dış politikada bile sorunları olabildiğince 31 Mart sonrasına ertelemeye çalışıyoruz. Ekonomide, Hazine ve Maliye bakanımızın banka yönetimleriyle sürekli toplantı üstüne toplantı yaptığı söyleniyor. 31 Mart’tan sonra özel bankaların“Faizi şu seviyeye düşürün”baskısı altında kalacağı konuşuluyor. Ben yüksek faiz isteyen biri değilim. Faiz düşsün. Ama bunun emirle, yani Merkez Bankası’nın bağımsız kararları, bağımsız uygulamalarıyla değil, emirle,“Şu seviyeye düşüreceksiniz”diye yapılması, ekonomi üzerinde daha travmatik bir etkiye yol açacaktır diye endişe ediyorum. Çünkü bunu zaten tuzukurular yaşamayacak. Bunu sen, ben, geliri bizden de aşağıda olan vatandaş yaşayacak. Faturasını bizler ödeyeceğiz, başkaları ödemeyecek.

Geçenlerde, gazetecilik okumuş ama yıllardır ABD’de yaşayan bir izleyicimiz bir e-posta atmış. Türkiye’ye yıllardır gelmiyormuş, seçim için eşi ve çocuğuyla gelmeyi düşünüyormuş; ama biraz da kararsız Türkiye’ye gelip gelmeme konusunda. Çok ilginç, o âna kadar benim aklıma gelmemişti, çünkü şöyle bir cümle yazmış: Seçim sonuçları kötü geçer ve Devlet Bahçeli yine erken seçim isterse?”Birden güldüm ve“Neden olmasın?”diye düşündüm.
Şaşırtır mı bizi?

Şaşırtmaz.
Bizi şaşırtmaz. Geçen gün Fenerbahçe-Beşiktaş maçı 3-3 bitti. Biz 3-0 öndeyiz diye seviniyorduk. 3-3 oldu. Zaytung’daydı galiba,“Gene Devlet Bahçeli’nin dediği oldu”diye yazdılar.

Evet, biliyorsun, maçtan önce,“Berabere kalmalarında yarar var”dedi.
Onu diyorum işte. Bahçeli ne derse o oluyor galiba.

Böyle bir ihtimal var mı sence?
Yok mu? Ben mühendislik eğitimi aldım. O yüzden, dünyaya siz sosyal bilimciler kadar karmaşık bakamıyorum. Ben çok basit bakıyorum: Bir kere olan, bir kere daha olabilir. Bir kere olmuşsa, bir kere daha olabilir. Bir kere seçim gecesi yeniden seçim istedi mi? İstedi.“Belediye seçimlerini yeniden yapalım”demeyecektir belki. Yeniden bir başka seçim ister mi? Olur, niye olmasın? 2019’a kadar Cumhurbaşkanlığı sistemine geçecekken, Bahçeli’nin birdenbire“Biz niye 2019’a kadar bekliyoruz, 2018’de yapalım”diyeceği kimin aklına gelirdi?

Sen yazında şu hususu da yazmışsın — bu yeni parti ile ilgili yazdıklarımız, yaptığımız yayınlara en çok gelen tepki şu:“Bunlar bozdu, bunlar mı düzeltecek?”Bu yeni partileri ya da oluşumları AK Parti kökeninden gelenlerin kuracağı söyleniyor. İnsanlar da, ortada bir sorun varsa –ki birçok insan, özellikle yeni parti arayışındakiler sorun olduğunu düşünüyor– AK Parti’nin sorumlusu olduğu bir krizin, sorunların ya da kötüye gidişin düzeltilmesini, Ali Babacan gibi, Davutoğlu gibi, Abdullah Gül ya da başka birisi tarafından yapılamayacağını söylüyorlar. Bu hiç de yabana atılacak bir düşünce değil.
Bunun da bir mantığı var elbette. Şuna da dikkat etmek lazım: Bazen biz haberlerin akışı içinde şöyle durup, bir nefes alıp,“Ne olmuştu?”diye bakmıyoruz. AK Parti 2001 yılında 71 kişiyle kuruldu. Bugün o kurucu heyetten kaç kişi hâlâ aktif görevde?

Çok çok az.
Ben söyleyeyim: 3 kişi. Cumhurbaşkanı’nın kendisi. Meclis Başkanı istifa etti. Artık aktif görevde mi değil mi, bilmiyoruz. İstanbul Belediye Başkanı olursa yine aktif görevde olacak. Bir de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Başka kimse kalmadı.

Belki parti üyesi olarak sürdürüyorlardır.
Aktif devlet görevinden söz ediyoruz. 3 kişiden başka kimse yok. Bu nasıl bir dönüşümü gösteriyor bize? Pek çok kişi artık o yolda değil. Beraber yürümüyorlar artık o yolda. Bir tek Sayın Cumhurbaşkanı devam ediyor. Sayın Dışişleri Bakanı da yanında. Tablo bu. Bunun bize anlattığı bir şey var. Ben son zamanlarda hep“Noktaları birleştirin bakalım ne çıkacak?”diye yazıyorum, okurlar kızıyorlar. Altına tepkilerini yazıyorlar. Her şey ortada işte.

“Erdoğan böyle bir şeye izin vermez”deniyor.
Nasıl bir şeye?

Yani devlet gücüyle bugün birçok şey, yargı mesela…
Yeni parti oluşumuna mı?

Evet.
İzin vermeyebilir, bilmiyorum. Sonuçta, Türkiye’de artık pek çok şey, bir savcıya bir suç duyurusu yapılmasına bağlı.

Ya da bir gizli tanığa bağlı.
Ya da Sayın Erdoğan çıkar“Savcıları göreve çağırıyorum. Kimse dur demeyecek mi buna?”der. O gün biter o iş. Hep öyle oldu.

FETÖ’cü ithamı filan.
Hep öyle olmadı mı?

Şu anda uzak duran isimler, iktidar destekçileri tarafından birtakım vesilelerle FETÖ ile irtibatlandırılıyorlar. O dönemi çok yoğun yaşamış birisi olarak, AK Parti iktidarı o dönemde Fethullahçılarla işbirliği yaparken, şahsen tanıdığım bakanlar, grup başkanvekilleri gibi en çok eleştirel olan isimlerin, şu anda Erdoğan’dan uzak durdukları için,“Bu aslında FETÖ’cüdür”gibi suçlamalara maruz kaldığını biliyorum.
Ben de en başta onu söyledim. Şu anda, Erdoğan yönetimindeki AK Parti’de olmayan eski yol arkadaşlarının tamamını, sanki Fethullahçıymış gibi gösterme eğilimi var. Oysa böyle olmadığını biliyoruz. Fethullah’a övgüler düzen pek çok ismin de şu anda AK Parti’nin yönetiminde olduğunu da biliyoruz.

AK Parti Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı’nın konuşmasını gördün mü?
Çok iyi söyledin. Gördüm. Utanç duydum. Uğur Mumcu gibi, Bahriye Üçok gibi, Türkân Saylan gibi bu ülkenin yüz akı olan insanları bu şekilde aşağılamak, neredeyse“Biz öldürtmedik mi?”anlamına gelecek şekilde konuşmak utanç verici.

Arkadaşın Fethullah’ı ziyaretleri, fotoğrafları paylaşıldı.
Bir de o çıktı. İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Cumhurbaşkanı ne diyecek? Bu adamı nasıl savunacaklar? Savunmamaları lazım. Böyle bir şey olamaz. Çok sert tepki verilmesi lazım.

Benim şöyle bir teorim var, katılır mısın bilmiyorum. Bu tür çok sert çıkışlar yapan birilerinin arkasında genellikle Fethullah irtibatı oluyor. Amaç kendini gizlemek.
Kazara bizi bir savcı izliyorsa, orada yapılan, bir suçun övülmesidir. Cinayet övülmektedir. Türkân Saylan’ın, Bahriye Üçok’un, Uğur Mumcu’nun Türkiye’nin yüz akı insanlar olduğunu bir kenara bırakalım, buradaki suç, cinayetin övülmesidir.

Son bir soru soracağım:“Yeni parti kuracak”denen insanların isimleri konuşuluyor ama bu isimler susuyor. Medya yoksa sosyal medya var. Bu kadar da esrarengiz olmaya gerek yok ki. Bir şey göster.
Şu anda birisi konuşursa, diyelim Ali Babacan çıktı bir şey söyledi. Sence ne olur?

İyi olur. Haber olur.
Evet, bizce iyi olur. Bize haber olur, ne kadar güzel.  

Gelseler burada konuk olsalar güzel olur.
Çok güzel olur. Bence de güzel. İyi haber olur. Ama demek ki kendileri siyaseten başlarına başka şeyler geleceği endişesindeler.

Ama risk almadan da olmaz ki.
Tabii, ben sana katılarak söylüyorum. Sen ülkenin yönetimine talipsen çık söyle. Belki uygun bulmuyorlar bunu. Belki de tüm bu söylentiler, önü kesilmiş hareketler olarak kalacak. Yeni parti filan kurulmayacak.

Murat, çok teşekkür ediyorum. Ama seninle bir başka yayının pazarlığını şimdiden yapalım.“Kürt Kapanı”kitabın, yeni bilgiler ve belgelerle güncellendi. Yeni halini şu anda okumaktayım.
Bir oku bakalım.

Evet, onu da ayrıca konuşalım. Çünkü çok önemli.
Olur, yaparız.

Şu anda seçim koşuşturması var. Bunu öne aldık, ama bilahare o kitabı da konuşacağız.
Tamam. Zaten 20 yıl önce olmuş şeyleri anlatıyoruz.

Murat Yetkin’le yeni parti iddialarını konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
10.05.2019 Bekir Ağırdır ile söyleşi: 23 Haziran’a kadar neler değişebilir, neler değişmez?
09.05.2019 Saadet Partisi 23 Haziran’da ne yapar?
08.05.2019 HDP 23 Haziran’da ne yapacak?
08.05.2019 Transatlantik: YSK kararı ve Batı, Öcalan’ın açıklaması & Akdeniz’de sondaj gerilimi
07.05.2019 Be cool: Nerede kalmıştık?
04.05.2019 Erdoğan sahiden İstanbul seçimlerinin yenilenmesini istiyor mu?
01.05.2019 Bahçeli, Davutoğlu’ndan neden rahatsız?
30.04.2019 Diyelim ki YSK İstanbul seçimlerini iptal etti…
29.04.2019 Bekir Ağırdır ile söyleşi: “Yepyeni Türkiye” mümkün mü?
26.04.2019 Ve inisiyatif muhalefette
10.05.2019 Bekir Ağırdır ile söyleşi: 23 Haziran’a kadar neler değişebilir, neler değişmez?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı