İstanbul Barosu seçimleri bize neler söylüyor?

26.10.2026 medyascope.tv

26 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve tabii ki iyi sabahlar.
Dün çok önemli bir seçim oldu. İstanbul Barosu Türkiye'nin ve bir iddiaya göre dünyanın en büyük barosu. Çok eski bir kurum ve burada seçimi Cumhuriyetçi Güç Birliği İttifakı adayı Profesör Ümit Kocasakal kazandı. Baronun bir önceki başkanı ve tekrar aday olan Profesör İbrahim Kaboğlu kaybetti. Diğer adayların da hiç de az olmayan oylar aldığını gördük. Ama Ümit Kocasakal'la İbrahim Kaboğlu arasında da bariz bir fark var. Yani tartışmaya yer olmayacak bir şekilde Ümit Kocasakal bu seçimleri kazandı. Burada çok önemli bir kopuş oluyor. Çünkü Değişim İçin Avukatlar Grubu daha sol bildiğimiz bir yapıydı. Cumhuriyetçi Güç Birliği İttifakı da kabaca ulusalcı olarak tanımlayabileceğimiz bir çevre. Bunun bir benzeri galiba iki hafta önce İzmir Barosu'nda da oldu. İzmir Barosu'nda da yine ulusalcı olarak tarif edilebilecek bir ekip kazandı ve kaybedenler yine daha solda olan bir ekipti. Yani İzmir ve İstanbul arka arkaya el değiştirdi. Ve bu da tabii ki Türkiye Barolar Birliği'nin de yapılacak olan seçimini epey bir etkileyeceğe benziyor.
Sonuçta avukatlar kendilerini kimlerin temsil edeceğini seçtiler. Bizim de burada ‘‘kim kazanmalıydı?’’ vesaire bunları söylemenin çok da bir anlamı yok. Bu seçimler oldu, tartışmasız bir şekilde kazanıldı ama seçim öncesi, sırası ve sonrası söylenenler, yapılan edilenler, verilen mesajlar, atılan sloganlar bize çok şey söylüyor. O da bir dönem Türkiye'de epey bir ağırlığı olan, ‘‘ulusalcılık’’ olarak tabir edilen yapının tekrar bir şekilde bazı kurumlarda en azından varlığını sürdürdüğünü bize gösteriyor. Ne zaman güçlüydü o yapı? Ergenekon, Balyoz soruşturmaları döneminde iyice ortaya çıkmıştı ve orada bir yandan tutuklananlar olurken bir yandan da bu tutuklamalara karşı bir toplumsal hareketlilik yürüten kesimler vardı, kişiler vardı, kurumlar vardı ve zamanla ama bu kurumların etkisi azaldı. Ve çarpıcı bir husus tabii; o dönemin ulusalcı olarak bilinen isimlerinin bazıları AK Parti'ye, Erdoğan'a bağlandılar. Mesela ilk aklıma gelen Hulki Cevizoğlu, gazeteci, eski gazeteci, televizyon programcısı ya da işte bu süreçte hapse girmiş olan teğmen, genç teğmen Mehmet Ali Çelebi daha sonra CHP'de siyaset yapmıştı ve en sonunda AKP'ye geçti.
Ve tabii ki konumuzla doğrudan alakalı olan bir kişi, Ümit Kocasakal'ın — daha önce İstanbul Baro Başkanlığı yapmıştı Ümit Kocasakal — yol arkadaşı Metin Feyzioğlu. Metin Feyzioğlu da ne oldu? O da Erdoğan'a biat etti, önce Kuzey Kıbrıs'a sonra da galiba Çek Cumhuriyeti ya da Macaristan, Orta Avrupa'daki bir ülkeye büyükelçi oldu. Yani Erdoğan karşıtı gibi çıkan bu yapının içerisinden bazı kişilerin Erdoğan'la, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Fethullahçıların tasfiyesi ile birlikte yakınlaştıklarını söylemek mümkün. Ve tabii ki Erdoğan'ın şu son çözüm süreci, yani iki yıl önce başlayan çözüm sürecine kadarki izlediği politikalara da büyük ölçüde yakın durdular. Onu özellikle vurgulamak lazım. Özellikle Kürt sorununu inkâr ve ret çizgisi anlamında. Şimdi burada bu seçimin temel iddialarından birisi, Kocasakal ve arkadaşlarının iddialarından birisi, Profesör İbrahim Kaboğlu'nun anayasanın ilk 4 maddesinin değiştirilebileceğini söylediği iddiası. Böyle bir pozisyonu olduğu iddiası ve bunu sürekli kullandılar ve şimdi de seçimden sonra da ilk yaptığı açıklamada Ümit Kocasakal tekrar bunu dile getirdi.
Ama ortada şöyle bir husus var: Kaboğlu Hoca bunu dedi mi, demedi mi, ayrı bir tartışma konusu ama bunu değiştirme iddiasına kim sahip olabilir? Kim değiştirebilir? Buradaki muhatabın esas olarak siyasi iktidar olduğunu varsayıyoruz ama seçim günü yaşanan birtakım görüntüler, bozkurt işareti veren Ümit Kocasakal destekçileri vesaire kafaları karıştırıyor. Kimileri, şimdi Değişim İçin Avukatlar Grubu'nu destekleyenler bu olayı bir tür iktidarın baroya kayyum ataması gibi görüyorlar. Bence bu abartılı bir husus, fakat şu hâliyle baktığımız zaman bu İzmir ve İstanbul barosu yapılanmaları Türkiye'de yeni tür bir milliyetçiliğin geldiği noktayı bize gösteriyor. Bunun siyasi partilerdeki yansımaları bir ölçüde ilk akla gelen Zafer Partisi ve bir anlamıyla İYİ Parti belki. Anahtar Parti'nin pek olduğunu düşünmüyorum, daha çok bu iki parti. Ve tabii ki CHP ve YENİ Parti içerisinde bunun karşılığı olan, bu çizgiyi destekleyen insanlar var.
Mesela şunu söyleyelim: YENİ Parti'nin mitinglerinde, dünkü CHP, bugünkü YENİ Parti mitinglerinde sıklıkla atılan "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" sloganını Ümit Kocasakal'ın ve onu destekleyenlerin attığını da görüyoruz. Böyle garip bir durumla karşı karşıyayız. Birçok şey iç içe geçmiş durumda. Bunlara karşı benim bildiğim İstanbul'da Kaboğlu'nun listesini destekleyen, hatta içinde aday da olan çok sayıda YENİ Partili vardı ama Kocasakal'ın listesini destekleyen, onun kazanmasından memnun olanlar da var. Dolayısıyla bu merkezde, sol diyelim, merkez soldaki bu konulardaki kafa karışıklığını da bu olayda yaşandığını, kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Ama en önemli husus şu: Ne zamandır durmuşa benzeyen çözüm süreci... Yani ne bekleniyordu? ‘‘PKK'nın kendini feshettiğinin, silah bıraktığının tespit edilmesi Millî Güvenlik Kurulu'nda onaylanırsa, tasdik edilirse geri dönüşler başlayacak’’ deniyordu ve ne zamandır pek bir şeye tanık olmuyoruz ve özellikle Kandil'den sıklıkla devletin adım atmadığı yolunda şikayetler geliyor. Bu olayın, şu anda durmuş gibi gözüken olayın gelişmesi hâlinde, pozitif anlamda gelişmesi hâlinde, bu gelişmeye bağlı olarak birtakım adımlar atılması hâlinde işte buna karşı çıkacak odaklar olarak İzmir ve İstanbul barolarını görebiliriz.
Bir diğer husus tabii ki son dönemde Türkiye'nin gündemini tamamen yargı belirliyor. Siyasi iktidar siyaseten yapamadığını yargı eliyle çalışmaya çalışıyor ve artık her gün dört beş tane gözaltı, ev hapsi, tutuklama haberi, belediyelere operasyon haberleri görüyoruz. Böyle bir ortamda avukatlar, sadece avukatlar değil, aynı zamanda yargı mensupları da ama avukatlar da her zamankinden daha fazla öne çıkıyorlar, gündem oluyorlar ve baroların önemi artıyor. İşte bu 19 Mart'tan bu yana başlayan süreçte İstanbul Barosu, zamanında İzmir Barosu da bayağı aktif bir şekilde rol oynamışlardı, oynamaya çalışmışlardı. Özellikle adil yargılanma hakkı için. Bu konuda İstanbul Barosu'nun yeni yönetimi ne yapacak? Şunu biliyoruz: Ümit Kocasakal'ın Ekrem İmamoğlu'nu açıkça hedef alan söylemleri var. Ekrem İmamoğlu'nu bir tür, bir tür diyelim, cumhuriyet karşıtı gibi resmettiğine de tanık olduk. Bakalım İstanbul Barosu yeni yönetimi bu süreçte İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası başta olmak üzere diğer davalarda nasıl bir rol oynayacak, eski çizgisini sürdürecek mi? Pek sanmıyorum ama yine de bekleyip görmek lazım diye düşünüyorum.
Kişisel olarak İzmir ve İstanbul Barosu'ndaki seçim sonuçları beni mutlu etmedi. Ama bu olay beni aşan, yani benimle alakası bir yerden sonra çok da önemli değil. Fakat Ümit Kocasakal gibi demokrasiden pek nasibini almamış, çok iyi bilen ama demokrasiden nasibini almamış birisinin Türkiye'nin bu önemli kurumunun başına gelmesi beni üzdü. Her ne kadar kendisiyle aynı liseden olsak da, benden dört beş dönem küçük galiba, sırf aynı lisedenim diye bundan mutlu olacak hâlim yok. Kötü oldu ama sonuçta avukatlar kendilerini kimin yöneteceğini özgür iradeleriyle seçtiler. Bize de bir yerden sonra çok da fazla bir şey söylemek düşmez. Fakat Ümit Kocasakal'a baktığımda aklıma Metin Feyzioğlu'nun geldiğini her vesileyle söylemeye devam edeceğim. Bir yerden sonra da "Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde" olayını, Mahir Çayan'ın o çok sevdiğim lafını da bir kere daha söylemek isterim.
Bugün bir büyük yazara, Alman yazar Heinrich Böll'e ithaf etmek istiyorum bu yayını. Çok sayıda kitabı var. İlk başta görünen işte "Babasız Evler", "Palyaço", "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" ki o aynı zamanda Fassbinder'in çok müthiş bir filmidir. Bir de "Sonbaharda Almanya" diye yine Fassbinder onun kitaplarından film çekmişti. Kendisi savaş karşıtı bir ailenin çocuğu olarak doğuyor ve Nazilere karşı olmasına rağmen Polonya cephesine sürülüyor, esir düşüyor ve çok sıkı bir Katolik olmasına rağmen hem kiliseyi hem de savaşı çok istikrarlı bir şekilde eleştiren bir yazar ve bu nedenle de zamanında Alman sağının, Alman sağ partilerinin çok tepkisini çeken bir isim. Hakkında bir yığın kampanyalar düzenlenen, aleyhinde kampanyalar düzenlenen bir isim. 1972'de Nobel'i aldığında tıpkı Orhan Pamuk Türkiye'de Nobel aldığında nasıl dendiyse orada da Alman sağcıları ona sırf solcu olduğu için Nobel verildiğini söylemişler. Ama Heinrich Böll tam olarak solcu olarak tanımlanabilecek birisi değil bence. Daha savaş karşıtı, eleştiren bir isim. Edebiyata çok önem veren bir isim. Yazarların örgütlenmesinde de çok aktif olmuş bir isim ve zamanında Sovyetler Birliği'ndeki muhalif yazarlara, Soljenitsin başta olmak üzere, destek olmuş da bir isim. Kendisi 1985'te 67 yaşında hayatını kaybetmiş, evinin merdivenlerinden düşerek hayatını kaybetmiş ve onun adı şimdi Türkiye'de de faaliyeti olan Alman Yeşiller Partisi ile Heinrich Böll Vakfı ile adı yaşıyor ve Heinrich Böll Vakfı bir dönem Medyascope'un da faaliyetlerine yardımda bulunmuştu. Çok zor zamanlarda, yanımızda durmuş bir vakıftır. Bu yüzden de hem vakıf hem biz bayağı bir laf işittik ama onları çok fazla umursamıyoruz çünkü ne yaptığımızı biliyoruz ve Heinrich Böll'ün adını yaşatan bu vakıf, onun eserlerinin geliriyle büyük ölçüde dönen bu vakıf dünyanın dört bir tarafında özgür düşünceye katkıda bulunmaya devam ediyor. Heinrich Böll'ü saygıyla anıyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
31.10.2026 Ankara-Bakü gerilimi: Ne oldu, neden oldu, neler olabilir?
30.10.2026 Müsavat Dervişoğlu Devlet Bahçeli'nin koluna girince kıyamet koptu
29.10.2026 "Fon rezaletinde millet burnundan soluyor"muş!
28.10.2026 Doç. Vahap Coşkun ile söyleşi: Çözüm süreci niçin sessizliğe gömüldü?
28.10.2026 CHP muhalif bir parti mi?
27.10.2026 Oktay Saral için üzülmeli miyiz?
26.10.2026 Lula'nın seçim zaferini Brezilya'da yaşayan siyaset bilimci Karabekir Akkoyunlu yorumluyor
26.10.2026 İstanbul Barosu seçimleri bize neler söylüyor?
25.10.2026 Basın özgürlüğü yolunda yepyeni bir başlangıç
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
31.10.2026 Ankara-Bakü gerilimi: Ne oldu, neden oldu, neler olabilir?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı