Özgür ve bağımsız medya: İhtiyaç çok, talep yok

11.11.2020 medyascope.tv

11 Kasım 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zelal Direkci hazırladı.


Merhaba, iyi günler. Türkiye çok ilginç bir kriz yaşadı ve hâlâ yaşamaya devam ediyor bence. Berat Albayrak’ın istifası birçok açıdan çok çarpıcı bir krizdi. Krizdi diyorum, ama kriz hâlâ çözülmüş değil. Hâlâ Berat Albayrak’ın nerede olduğu belli değil. Zaten bu istifanın bir günü aşkın bir süre içerisinde resmen kabullenilmemesi, daha sonra istifa denmeden “görevden affın talebi” gibi Osmanlı’ya göndermeli bir ibâreyle sunulması vs…. bütün bunlar birçok yönden Türkiye’de işlerin yürümediğini bize bir kere daha çok çarpıcı bir şekilde gösterdi. Bunun beni en çok ilgilendiren tarafı kişisel olarak tabii ki olayın gazetecilik boyutu. Daha doğrusu gazetecilik boyutu derken, ortada konuşulacak çok fazla bir şey yok; çünkü Türkiye’deki gazetelerin, televizyonların, radyoların, internet sitelerinin ezici bir çoğunluğu bugün iktidar tarafından kontrol ediliyor. Ve bunlar genellikle gerçekleri çarpıtırlar, değiştirirler, yalan haberler yaparlar, manipülasyon yaparlar — değişik örneklerini gördük. Bu son olayda gördüğümüz gibi de, birtakım önemli olayları haber bile yapmazlar.
Bunun ilk çarpıcı örneği yıllar önce Roboski katliamındaydı. Orada da uzun süre hiçbir şey yapılmamıştı; çünkü Ankara’nın ne diyeceği bilinmiyordu. Ankara’dan bir şey gelmeden bunun cevabı verilememişti.
Şimdi burada yaşadığımız çok daha alenî bir olay — sosyal medyada yapılmış bir paylaşım. Bu paylaşımın doğru olduğu kısa bir süre içerisinde anlaşıldı; ama doğru olsaydı da yanlış olsaydı da yapılmış bir paylaşım vardı ve buna birinci elden cevap verilmesi ve bunun haberleştirilmesi, tartışılması gerekirdi. Çünkü ülkenin ekonomisini beş yıl boyunca temsil eden bir bakanın istifası söz konusu idi. Bu bakan aynı zamanda ülkenin tek otoritesi Başkan Erdoğan’ın damadıydı ve onun bir tür veliahttı olarak kabul ediliyordu, görülüyordu. Böylesine bir olayın hiç olmamış gibi bir devekuşu politikasıyla geçiştirilmesi bambaşka bir şey. Bu bize bir kere daha Türkiye’de bağımsız ve özgür medyaya ihtiyacın ne kadar ciddi olduğunu, ne kadar vahim ve hayatî olduğunu gösterdi. Bunu kabul etmeyen herhalde kimse yoktur.
Biraz önce gözüme çarptı: İddiaya göre Erdoğan da medyanın bu tavrından rahatsızmış. Hiç böyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Erdoğan rahatsız olsa bunun haber yapılmasını temin ederdi. Ama burada da Erdoğan’ı bir şekilde aklamaya çalışılıyor. Yani Erdoğan iyi, ama medyası kötü. “Erdoğan iyi, ama çevresi kötü” retoriğinin bir başka yansıması gibi geldi bana. Bu Erdoğan’dan korkulduğu için yapılmadı. Çünkü birçok kez söyledim, bir daha söyleyeyim: Bugün Türkiye’deki televizyonların büyük bir kısmı için tek bir izleyici, gazetelerin büyük bir kısmı için tek bir okur, radyoların büyük bir kısmı için tek bir dinleyici, internet siteleri için de –ne denilebilir buna? okuyucu diyelim– tek bir okuyucu söz konusu büyük bir kısmı için. O da Erdoğan. Erdoğan ne der? Erdoğan buna nasıl tepki verir? Beğenir mi beğenmez mi? Hele en çok korkulan: Kızar mı?
Bu korkudan dolayı Türkiye’de gazeteciliğin büyük ölçüde yapılamadığını zaten biliyorduk. Bu olay bize çıplak gözle gösterdi. Tamam buraya kadar her şey okey — öyle diyelim. Sonra insanlar şikâyet ediyor, insanlar diyor ki: Özgür basın yok, tarafsız basın yok. Peki ne olacak? Yapın. Nasıl yapacak insanlar? Yani bir ihtiyaç var. İhtiyaçta herkes birleşiyor, ama elini taşın altına koyma açısından baktığımızda herkesin bir mazereti oluyor.
Bizim Medyascope’ta beş yıllık bir deneyimimiz oldu. Beş yılı aştık. Ağustos ayında beş yaşımızı bitirmiştik. Bu beş yılda yaşadıklarımızı arada sırada izleyicilerle yaptığımız sohbetler ya da bazı yayınlarda dile getirdik ama. Bunu bizzat yaşayan bir kurum olarak ve o kurumlardan birisi olarak çok iyi biliyorum ki insanların büyük bir kısmı –yani herkese haksızlık etmeyelim–, büyük bir kısmı özgür medya isterken ya da bağımsız medya isterken, bunun külfetlerine hiçbir şekilde kendilerini dahil etmeye yanaşmıyor büyük bir kısmı. Hâlâ birtakım yerler varsa, hâlâ bazı gazeteciler varsa, az sayıda insanın sayesinde dönüyor çarklar. Onun dışında baktığımız zaman, bizi desteklediğini, okuduğunu, izlediğini söyleyenlerin büyük bir kısmı bizimle beraber yol yürüme konusunda çok zorlanıyorlar. Bizimle beraber yol yürümekten kastım, bir siyasî faaliyet değil ama destek olmaktır. Hâlâ en çok karşımıza çıkan kötücül tepkiler, trol faaliyetleri vs.’den birçok meslektaşımın yıldığını biliyorum.
İnsanlara hayat hakkı tanınmayan bir atmosfer var Türkiye’de. Ve bu atmosfere karşı mücadelede gazeteciler, bağımsız medya kuruluşları, özgür olmaya çalışanlar maalesef büyük ölçüde yalnız bırakılıyorlar. Bunu bir tür iç dökme olarak görebilirsiniz — görün. Ama bunu böyle bir şikâyet olarak söylediğinizde, işte görüyorsunuz, böyle bir olay oluyor, büyük bir olay oluyor. O gece, pazar günü biz bunu nasıl yaşadık? Onu pazar gecesi yaptığım yayında anlatmaya çalıştım.
Normal şartlarda ben o gece bir yayın yaptım Berat Albayrak’ın istifası üzerine. Olayın ilk duyulduğundan, yani instagram paylaşımından bir saat falan geçmişti herhalde, tam emin değilim, daha da geç olabilir. Ve ben o yaptığım yayının geç olduğunu düşünüyorum. Keşke daha önce yapabilseymişim. Ama bazı konularda tereddütlerim vardı, onun için beklemeyi tercih ettim; ama bir yerden sonra daha fazla beklemeye gerek yok. Şöyle bir mantıkla hareket ettim: Eğer bu hacklenme olayı olsaydı devlet bunun açıklamasını yapardı; hatta Berat Albayrak’ın kendisi söylerdi, “Benim hesabım hack’lenmiş” diye çıkardı ve olay kapanırdı. Ama böyle olmayınca, olayın doğru olduğuna hükmedip yaptım. Sonra fark ettim ki Halk Tv ve Tele1 galiba yayın yapıyormuş — izlemediğim için bilmiyorum. Ama sosyal medyada bile, youtube üzerinden bunu ilk yorumlayanlardan birisiymişim; ben geç kaldığımı düşünürken ilklerden birisi olduğumu fark etim.
Çünkü insanlar özellikle böyle kritik konularda gazeteciliğe en çok ihtiyacın duyulduğu anlarda daha fazla tereddütte oluyorlar. Daha önce olan olaylardan hatırlıyorum: Bizim Medyascope’ta faaliyette olduğumuz süre içerisinde yaşanan katliamlarda, mesela Ankara katliamı, Suruç katliamı… buralarda ânında devreye girip stüdyodan yayınlar yapabilmiştik. Şu anda taşındığımız için stüdyo tam olarak tamamlanmadı; onun için de stüdyoyu kullanamıyorum. Onun için evlerden ya da ofiste birtakım düzeneklerle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bu tür kritik olaylarda insanlar daha fazla ürküyor. Ama öte taraftan izleyici de okuyucu da daha fazla merak ediyor. Ama bu iki şeyin bir araya gelmesinde çok ciddi bir sorun yaşıyoruz. Bunu kabul etmek lâzım.
Bugün Çiğdem Toker güzel bir yazı yazmış: “Gazetecilik ve ekmek parası”. Diyor ki “Gazetecilik ekmek parası denildiğinde akan suların duracağı bir meslek değil. Çünkü o sular akmayınca gerçekler karartılmış oluyor.” Çok doğru söylüyor ve hatta bir ara şey vardı, “Limon sat onurlu yaşa” gibi sloganlar vardı. Ama bir diğer yanda da gazetecilik yapmak isteyenlerin hakikaten ekmeğini çıkarması gerekiyor. Bunu da kabul etmek gerekiyor. Gazeteciler, birtakım imkânları olup bu işi fedakârlıktan yapabilecek insanlar değil. Herkes gibi bunu bir meslek olarak yapan insanlar. Öyle yapması gereken insanlar ve buradan hayatlarını idâme ettirmeleri gereken insanlar. Ve bugün Türkiye’de gazeteciliğin önündeki en büyük engel tabii ki siyasî baskı ve tutuklamalar; ama aynı zamanda olayın ekonomik ve finansal boyutu.
Bugün neden sözüm ona haber kanallarında, gazetelerde vs. çalışan birçok gazetecinin içleri kan ağlıyor? Biliyor olayın doğru olduğunu. Biliyorlar yazdıkları haberlerin gerçeği yansıtmadığını. Biliyorlar gerçekleri aksettirmediklerini. Çoğu kişi bizi aradı: “Yazsanıza! Yapsanıza” diye. Ama kendileri bir yerlerde çalışıyorlardı. Neden yapamıyorlar? Ekmek parası. Tamam ekmek parası, ama onlar ekmek yerken biz ne yiyoruz? Biz de ekmek yemek durumundayız. Hayatımızı kazanmak, geçinmek, ailelerimize bakmak durumundayız. Burada iş çok ciddi bir şekilde kopuyor. Bu anlamda baktığımız zaman, Türkiye’de sivil toplum basın özgürlüğü konusunda çok kötü bir sınav veriyor. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum. Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda, özgür ve bağımsız medya konusunda Türkiye’nin vatandaşları yapabildiklerinin çok çok azını yapıyorlar. Belki de büyük bir kısmı hiçbir şey yapmıyor. İstiyor, ama yapmıyor. Böyle bir gerçek var; bu gerçeği artık insanların kabul etmesi lâzım. Ve bu gerçeği kabul etmeyip hep birtakım insanları, zorlukla bu işleri yapmaya çalışan, bir avuç bağımsız ve özgür gazetecilik yapmak isteyen insanları sudan sebeplerle de, çok küçük hatalar yüzünden ve imkânsızlıklar yüzünden yaşanan birtakım sorunlar nedeniyle de linç etmeyi bırakmalarında çok yarar var. Açık söyleyeyim, şu âna kadar o kadar alâkasız şeylere muhatap olduk ki, o kadar gereksiz şeylere muhatap olduk ki, normal şartlarda insanın, hani ne derler?
Çok fazla ağlıyor gibi oluyorum, ama ağlamıyorum; başka bir şey söylemeye çalışıyorum. Bunu –nasıl söyleyeyim? – gerçekleri söyleme çabası olarak görün. Yani insanın bir yerde “Lânet olsun!” deyip, her şeyi bırakıp, hani nedir? O balıkçı kasabasında dünyadan, her şeyden uzak yaşayası geliyor. Öyle yapmayacağız. Sonuna kadar gitmeye çalışacağız. O konuda az sayıda da olsa gerçekten destek olan, yanımızda duran insanlar var. Bunların özellikle önemli bir bölümünün Türkiye dışında yaşayan vatandaşlarımız olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Türkiye içerisinden gelen ilgiyle Türkiye dışından gelen –yani gitmiş ABD’ye, Kanada’ya, İngiltere’ye, Fransa’ya gitmiş, oraya yerleşmiş, yıllardır orada yaşayan, belki orada doğmuş ve şimdi ikinci üçüncü kuşak olan– vatandaşların destek ve ilgilerinin çok daha öne çıktığını görüyorum. Bu biraz da yaşadıkları ülkelerin kültürü ve atmosferiyle ilgili bir şey olabilir; ama Türkiye’de maalesef hâlâ basın özgürlüğü meselesinin, özgür ve bağımsız basın ihtiyacının karşılanmasının bir vatandaşlık görevi olduğu bilinci henüz yerleşmiş değil. Umarım en kısa zamanda bu yerleşir ve sayıları az olan ama epey etkili iş yapan meslektaşlarımızın, az sayıdaki kurumun, özgür ve bağımsız gazetecilik yapıp insanları objektif bir şekilde bilgilendirmek isteyen kurumların önü daha da açılır. Onlara daha bir cesaret gelir.
Bu haliyle iş zaten zor. Altyapı olarak baktığımız zaman, hukukî zemin anlamında çok büyük zorluklarımız var. Ekonomik zemin anlamında çok büyük zorluklarımız var. Buna daha fazla vatandaş katkısının gelmesi gerekiyor. Her vatandaşın yapabileceği bir şey var. En azından insanlara psikolojik olarak sahip çıkmaları gerekir. Çünkü bir anda çok ciddi devletin imkânlarıyla –devletin imkânı derken, devleti yönetenler kendi ceplerinden koymuyor biliyorsunuz; sonuçta vatandaştan topladıkları vergilerle oralara para aktarıyorlar–, bunlarla insanların toplumun gerçekleri görmesini engellemeyen çalışan, sahici gündemler yerine başka gündemlerle meşgul olmalarını sağlamaya çalışan büyük bir kesim var. Burada iyi ekmek yiyen çok sayıda insan var. Bir diğer yanda da çok daha az imkânla bir şeyler yapmaya çalışan ve bütün bu büyük bloka karşı gerçeği dile getirmeye çalışan, gazeteciliği kurallarıyla yapmaya çalışan az sayıda insan var.

Burada bir yerden şikâyet edip bir şeyler bekleyen vatandaşların daha fazla sivil ve demokratik duyarlılıkla hareket etmesini bir gazeteci olarak temenni ediyorum diyeyim. Umarım bu konuda Türkiye’nin vatandaşları, kurumları bu sınava bu sefer artık girmeye razı olurlar. Aksi takdirde Türkiye normalleşmeyecek, normalleşemeyecek. Türkiye’nin normalleşmesi sadece siyasetçilere, sadece gazetecilere, sadece birtakım sivil toplum kuruluşlarına ya da meslek gruplarına bırakılacak bir şey değil. Türkiye’nin normalleşmesinin esas aktörünün vatandaşların bizzat kendileri olması gerekiyor. Orada artık vatandaşların artık daha fazla duyarlı ve daha fazla katılımcı olmalarını temenni ediyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.11.2020 Alaattin Çakıcı'nın tehditleri: Derin devlet, sığ siyaset
17.11.2020 Cumhur İttifakı’nın bir geleceği var mı?
12.11.2020 Yeni günah keçisi bulunmuştur: Berat Albayrak
11.11.2020 Özgür ve bağımsız medya: İhtiyaç çok, talep yok
09.11.2020 Berat Albayrak’ın istifası: Ve zincir en güçlü halkasından koptu
09.11.2020 Tüm yönleriyle Berat Albayrak’ın istifası: Burak Bilgehan Özpek, Osman Sert ve Ruşen Çakır tartışıyor
08.11.2020 Benzeri görülmemiş bir kriz: Berat Albayrak’ın istifa muammâsı
08.11.2020 Meğer ne çok Trumpperverimiz varmış
08.11.2020 Türkiye’nin Batılılaşma ve cumhuriyet öyküsü: Ali Yaycıoğlu ile söyleşi
06.11.2020 ABD’nin seçimi: Biz bu filmi görmüştük
19.11.2020 Alaattin Çakıcı'nın tehditleri: Derin devlet, sığ siyaset
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı