Post-modern yeraltı savaşları

12.05.2020 medyascope.tv
Lire en Français

12 Mayıs 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Satiye Özdemir hazırladı.

Dünya çok hızlı ve çok köklü bir şekilde değişiyor. 58 yaşındayım, ilkokuldan bu yana yaşadıklarımı düşününce gerçekten hayret etmenin de ötesinde duygular yaşıyorum — nereden nereye gelindiği noktasında. Tüm dünya, herhalde bizden sonraki kuşaklar da çok daha büyük değişimlere tanık olacaklar. Birçok şey tepeden tırnağa değişti, değişiyor. İnternet teknolojileri özellikle birçok şeyi altüst etti. Üretim ilişkileri değişiyor, ekonomi değişiyor, insanlar arası ilişki değişiyor, sosyal hayat değişiyor. Hele bir de buna son dönemde eklenen salgını da katarsak, böyle bir ortamda toplumun, dünyanın bütün alanlarında bütün sektörlerinde çok büyük bir değişim var. Değişime ayak uyduran, önceden gören kazanıyor, göremeyen geride kalıyor. Biraz fazlasıyla nostaljik kalıyor ve kaybedenler safına giriyor.
Bundan birçok sektörün olduğu gibi, “yeraltı” diye tâbir edilen, bulundukları ülkelerde ya da uluslar-ötesi bir şekilde mevcut kanunlara aykırı hareket eden, kanunların açıklarından yararlanan, ya da yasakların yarattığı sektör ve uyuşturucu başta olmak üzere –silah satışı da var– başka birçok alanları tutanların, buraları kontrol edenlerin de nasıl yeni döneme ayak uydurduğunu ya da uyduramadığını televizyon dizilerinden görüyoruz. Yurtdışında yapılan bazı başarılı araştırmacı gazetecilik örneklerinden de görüyoruz. 
Türkiye açıkçası bu noktada biraz geri kalmıştı, ama sanki bu geri kalmadan duyulan rahatsızlık da son günlerde çok yoğun bir şekilde, sanal âlemde yeni teknolojilerle, özellikle Youtube'da, “yeraltı” diye tâbir edebileceğimiz, ama hepsi adları sanlarıyla, gerçek kimlikleriyle ortada olan kişiler pozisyon alıyorlar. Birbirlerine yönelik suçlamalar gündeme getiriyorlar, birbirlerine meydan okuyorlar. Tarih boyunca tabii ki yeraltı dünyasında hep böyle farklı grupların, farklı çetelerin, farklı mafya babalarının çatışmaları olmuştur. Birbirlerini tasfiye etmişlerdir; az sayıda birlikte hareket ettikleri, ama çok sayıda birbirleriyle savaştıkları olmuştur.
Şu anda Türkiye'de Youtube üzerinden yürüyen bir savaş var. Tam savaş denemez belki, ama meydan okuyuşlar var. Ve bu meydan okuyuşlar tabii birçok şeyi de beraberinde getiriyor. Ve Türkiye’yi anlamamıza, daha iyi anlamamıza bence yardımcı oluyor. Bugün yaşananlara gelmeden önce, biraz geçmişten söz etmek istiyorum. Benim çocukluğum ve gençliğimde Türkiye’de efsanevi birtakım isimler vardı: Dündar Kılıç başta olmak üzere, Kürt İdris, Oflu İsmail gibi, İnci Baba gibi isimler, sürekli adları geçen kişilerdi. Ve bunlar gazetelere haber olurlardı, haklarında iddialar olurdu, arada hapse girer çıkarlardı. Ama İnci Baba istisnadır herhalde, sonra başkaları da eklendi. Bunların en büyük özelliklerinden birisi, belki de en öne çıkanı, çok fazla ön plana çıkmamaları, çıkmak istememeleri idi. Adları vardı, ama kendileri pek yoktu, az sayıda fotoğrafları vardı. Ve dönem dönem bunların başına işler gelir, dönem dönem bunların önleri açılırdı. Çünkü yeraltı dünyası, aslında devletlerle belli bir ilişkiyle var olabilen bir dünya. Aksi takdirde biliyoruz ki yaptıkları iş kurulu hukukî düzen içerisinde değil ve devletler onları çok sıkı kontrol ediyor. Ama belli yönlerde gözetiliyor, bazı durumlarda –ki bu konuda özellikle Amerikan sinemasında çok güzel örnekler vardır– bunlar devletin içerisinden bazı kişileri satın alıyorlar, rüşvetle vs. başka türlü yollarla bağlayarak onlar üzerinden kendilerine dokunulmazlık sağlıyorlar. Ama belli bir yerden sonra o dokunulmazlıkların kalıcı olmadığı da anlaşılıyor. Böyle bir döngüydü bu.
Ve Türkiye'de yakın dönemde, altmış yetmişli yıllarda yeraltı dünyasından çok söz edilirken, seksenli yıllarla beraber, 12 Eylül darbesiyle beraber bunlar kesildi, bir kısmı içeri atıldı. Benim 12 Eylül'de yattığım –1981 Şubat'ında içeri girmiştim–, ilk kaldığım Hasdal Cezaevi’nde, siyasî olmayan bir koğuşu “mafya” diye adlandırırdık biz o zaman; “mafya” koğuşuydu onlar ve toplu halde bulunurlardı. Tabii ki siyasîlerin sayısı kadar değillerdi; ama yine de belli bir sayıda insan vardı. Daha sonra tekrar bir normalleşme başlayınca, Türkiye'de tekrar bu yeraltı dünyasının öne çıktığını ve bunların bir kısmının da seksenli yıllar ve öncesinde, yani 12 Eylül öncesinde aktif bir şekilde siyaset yapmış militanlar olduklarını, ülkücü hareketten olduklarını gördük — ama sadece ülkücü hareketten değil, “ülkücü mafya” diye bir tâbir çıkmıştı; az sayıda da olsa, sol hareketten de veya Kürt hareketinden de kişilerin bir şekilde yeraltı dünyasına girmiş olduklarını gördük.
O dönemin  en popüler olayı da çek-senet tahsilatıydı. Çünkü Özal'la beraber Türkiye hızlı bir neo-liberal dalgaya girmişti, para çok öne çıkmıştı ve burada çok ciddi sorunlar yaşanıyordu. Tefecilik vardı, borçlar veriliyordu, yüksek faizler söz konusuydu ve bu borçların tahsilatı başlı başına bir sektör gerektiriyordu. Ve bu sektör değişti. Bir kısmı içeriden çıkmış kişiler tarafından dolduruldu. Uzun bir süre biz aslında bir iki isim dışında yeraltı dünyasından çok isim duymadık. Daha sonra Ergenekon süreciyle beraber devletle ilişki içerisindeki birtakım yeraltı dünyasının insanları da bu operasyonlarda içeri alındılar. O anlamda duyduk ve bir süre çok etkileri kalmadı.
Ama yakın zamandan itibaren tekrar onları duymaya başlıyoruz, olay en çok Youtube üzerinden yürüyor — bu kendilerini gösterme olayı. Örneğin Youtube'da Sedat Peker diye yazdığınız zaman karşınıza çok sayıda video çıkıyor. Kimisi Sedat Peker'e saldırı, kimisi Sedat Peker'den özür dileme, kimisi Sedat Peker'e destek olma. Ama en önemlisi de tabii Sedat Peker'in doğrudan kendisinin yaptığı kayıtlar. Neden yurtdışına çıktığını anlattığı bir video. Yanılmıyorsam 9 Mayıs'ta kaydedilmişti ya da bir gün öncesinde, gördüğüm kadarıyla 465 bin görüntüleme olmuş. Daha sonra yaptığı bir başka kayıtta, büyük olduğu anlaşılan bir evde, ya da büyük bir salonu olan bir evde de görüyoruz Sedat Peker'i. Aynalı, kendisinin aksini yansıtan büyük bir masanın başında oturuyor, önünde kartlar var, notlar var ve burada kendisinin neden yurtdışına –yurtdışı derken de, Karadağ, eski Yugoslavya'nın bir parçasıydı– oraya gittiğini anlatıyor.
İlk anlattığında Berat Albayrak'la ilgili birtakım suçlamaları vardı. Berat Albayrak'ın kendisine komplo kurduğu yolunda birtakım sözleri vardı. Ama daha sonra Berat Albayrak'ın kendisine karşı kullanılmak istendiği yolunda da durumu toparlayan açıklamalar yaptı. Ve işi bir yerde FETÖ'ye bağlıyor. Ama ilginç olan, kendisine yönelik yapılan birtakım yayınlara baktığım zaman, kendisine meydan okuyuşlara baktığım zaman da onu FETÖ ile suçlayanlar var. Tabii ki Sedat Peker'in hayatının önemli bir bölümünde Ergenekon sürecinde cezaevinde yattığını düşünürsek, Fethullahçılık suçlamasının çok da inandırıcı olmadığını kabul edebiliriz. Ama onun da kendi başına gelenleri bir şekilde FETÖ'ye bağlaması da bana açıkçası inandırıcı gelmiyor.
Neyin neden olduğunun aslında çok fazla bir önemi yok, önemli olan başka şeyler var. Niye böyle oluyor? Neden bu kişiler böyle birden isimleriyle, cisimleriyle, kendi kimlikleriyle, kendi sesleriyle bu büyük meydan okuyuşları yapıyorlar. Aralarındaki kavganın nedenlerinin ne olduğu üzerine çok kafa patlatmaya gerek yok. Bu belli ki iktidar savaşı, çünkü eninde sonunda baktığınız zaman, bütün herkes, buradaki tarafların hepsi aynı değerler üzerinden, aynı ideoloji üzerinden, yani devletçi, milliyetçi, hatta Türkçü, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a saygılı olan kişiler. Erdoğan konusu Alaattin Çakıcı için birazcık istisna olabilir, ama o da zaten bu kavgalarda direkt yer alan bir isim değil. Onun yerine başkaları çıkıyorlar ve herkes kendi sırtını devlete yaslayarak karşı taraftakini suçluyor. Üslûp da üç aşağı beş yukarı aynı. Kendilerini yücelten ve karşısındakileri aşağılayan, doğrudan hakaret eden, bazıları küfür de ediyor. Hakaret eden, meydan okuyan bir üslûpla, yani birbirine benzeyen insanlar kapışma yaşıyorlar.
Neden yaşıyorlar? Herhalde öncelikle bir iktidar kavgası, ama bir diğer husus da: Kurt Kanunu. Kemal Tahir'in kitabının da adıdır; bu konuları konuşurken bir arkadaş hatırlattı geçen bana, sağ olsun, buna uyuyor sanki. Çünkü kurtlarda düşeni yemek kanundur. Ve Sedat Peker şu anda yurtdışında, belli ki gönüllü olarak gitmemiş. İlk başta uzun bir süre bunun çok fazla sözü edilmek istenmedi; ama belli ki Türkiye'de kalamıyor, belli ki bir şeyleri kaybetti, birtakım destekleri kaybetti. Çünkü yakın bir zamana kadar kendisi Cumhurbaşkanı Erdoğan'la beraber fotoğraf da verebilen birisiydi, bunu biliyoruz. Ve orada onun düştüğünü varsayan birileri üzerine atlıyorlar; bu olayın böyle bir boyutu olduğunu söyleyebilirim.
Hiçbirisini tanımam etmem; ama baktığımız zaman, dışarıdan baktığımız zaman, böyle bir durum var. Çünkü Sedat Peker Türkiye'deyken önemli yerlerde bulunabiliyorken, bu tür saldırılara bu kadar aleni –muhakkak gizli örtük saldırılar vardır–, aleni saldırılara muhatap olmuyordu. Olayın böyle bir boyutu olduğu muhakkak. Onun düştüğünü, artık kaybettiğini düşünen kişiler var herhalde.
Bir diğer husus, tabii ki burada en ciddiye almamız gereken husus, burada insanların söylediklerinin ve yaptıklarının yanlarına kâr kalması. Normal şartlarda o videolarda söylenen şeyler devletlerin çok kaldırabileceği şeyler değil. Yani devletlerde esas bir adalet sistemi vardır ve adaleti devlet dağıtır. Başka hiç kimse kendisini devletin yerine koyarak, kimse kimseye meydan okuyamaz, cezalandırmaya kalkamaz. Ama burada görüyoruz ki birtakım iddialar var ve bu iddiaları çok üretken bir şekilde yapıyorlar, kimisi sokak ortasında yapıyor, bir taraftan arabalar geçerken bir başkasını tehdit ediyor küfürlü bir şekilde, bir başkası Türkiye’de bir yerlerden bunu yapıyor, adlarıyla sanlarıyla yapıyorlar. Bu olayın bu yönünün çok ciddi olduğu, en önemli konu olduğu kanısındayım.
Bir diğer yönü tabii ki işin bu şekilde, post-modern bir şekilde sürüyor olması. Yani videolar üzerinden yürüyor olması. Burada söylenecek çok şey var aslında; özellikle bu tür konulara söylem analizi yapan birtakım araştırmacılar herhalde değiniyorlardır. Ama benim aklıma hep artık hayatta olmayan –ki yıllar önce bugünleri gören– Fransız düşünür Jean Baudrillard gelir. Onun Kötülüğün Şeffaflığı kitabını (çev.: Işık Ergüden, Ayrıntı Yay., 6. bas., 2016) okumuştum; orada her şeyin artık trans haline geçtiğini –trans-politik, trans-seks–, her şeyin artık bambaşka bir yere doğru gittiğini yıllar önce söylemişti. Ve artık siyasetin yerini terörün alacağını yıllar önce söylemişti. Onu daha sonra El Kaide ve IŞİD gibi örneklerle çok daha net bir şekilde gördük.
Burada da aslında bir aşma hali var; medya kullanılıyor, sosyal medya kullanılıyor. Bir bakıyorsunuz, bunlar, isimlerini bilmesek de –kimini biliyoruz, kimini bilmiyoruz– yeraltı dünyasında olduklarını tahmin ettiğimiz, üslûpları duruşları, kıyafetleriyle, bakışları endamları, her şeyleriyle böyle bir Amerikan B serisi filmlerden çıkmış gibi duruyorlar, konuşuyorlar, tehditler ve meydan okumalarda bulunuyorlar, ama o kadar. Belki bunun devamı gelir, belki bunun gerçek hayatta karşılığı olur; ama burada ilginç olan, esas alan olarak kendilerine belli ki burayı seçmişler, en azından onu görüyoruz. Bu da üzerinde ciddi bir şekilde kafa patlatmamız gereken bir husus.
Bu sadece yeraltı dünyasında olmuyor biliyorsunuz; birçok alanda bu sanallığın, sosyal medya üzerinden mevcudiyetin gerçek hayattaki sahici varoluşların önüne geçtiğini görüyoruz. Burada da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Şimdi çok klasik bir laf vardır, “kavgada söylenmeyecek sözler” diye. Burada kavgada söylenmeyecek sözler artık zaten açılışla başlıyor ve sonuna kadar gidiyor. Ama ortada bir kavga var mı? Çok emin değilim. Olur mu? Ona da çok emin değilim. Pekâlâ olabilir, ama şu anda kavga buradan yürüyor ve muhtemelen de şuna bakıyorlardır: Kimin videosu daha çok izlendiyse o daha etkili oldu gibi birtakım hesaplar da yapıyor olabilirler.
Taraflar, ilk akla gelen tabii ki herkes sırtını devlete dayayıp devlete sadakatini önce beyan edip birbiriyle savaşa tutuşunca, tabii en kullanışlı argüman FETÖ oluyor. Bu olayın aynı zamanda yine sanal alemde Fethullahçılar tarafından alabildiğine kullanıldığını da görüyorum. Yani bakıyorum yurtdışına kaçan, burada kelimenin gerçek anlamıyla garibanları Türkiye'de bırakıp, hapislerde işsiz güçsüz, özgürlüksüz bir şekilde bırakıp, kendileri yurtdışında, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, İsveç falan gibi yerlerde varlıklarını sürdüren kişilerin şimdi en temel konusu bu olmuş. Türkiye'de yeraltı dünyasının nasıl birbirine girdiği, birbirleriyle kavga ettiği... Onu da aslında tam da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Nasıl yeraltı dünyası savaşıyormuş gibi yapıp aslında sanal âlemde bir şekilde içini döküyorsa, Türkiye'nin kaçkın Fethullahçılar'ı da yurtdışında bu tür kavgaları kendilerine malzeme edip, kendi kendilerine varlıklarını sürdürüyormuş gibi yapıyorlar.
Tabii bu “muş gibi yapmak”, “mış gibi yapmak” meselesi bir yere kadar doğru. Ama yeraltı dünyasının aynı zamanda reel hayatta çok ciddi bir karşılığı olduğunu da asla inkâr etmemek lâzım. Yani burada öne çıkanın sanal âlemdeki meydan okuyuşlar olduğunu söylüyor olmam, bunu gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmadığını söylediğim anlamına gelmemesi lâzım. Burada bu tür varlık gösterişler, bu tür meydan okuyuşlar, bu tür böbürlenmeler, bunların hepsi Türkiye’de aslında devletin ne kadar zayıflayıp her yere yetmediği, yetmek istemediği –böyle de olabilir– kimi durumda bir alan açıyor. Bu alanı iradî olarak mı açıyor, yoksa kendi zaafından dolayı mı açılıyor bilmiyorum; ama bu fotoğraf, bu görüntü, hiç de ileri demokratik güçlü bir Türkiye görüntüsüne hizmet etmiyor.
Evet, ilginç bir olay yaşıyoruz: Yeraltı dünyası yer üstünde, ama yer üstü dediğimiz yer sanal âlem, internet dünyası, yeni teknolojiler ve burada sürüp giden bir atışma var, bir meydan okuyuş var — dil, üslûp, her şey çok rahatsız edici; ama bayağı da alıcısı olan bir olay. Bu da Türkiye'nin bir realitesi, onu söyleyeyim. Burada tabii değişik vesilelerle benim ve bizim Medyascope'ta yaptığımız yayınların ne kadar izlendiği konusunda bize lâf söyleyenler de olabiliyor. Böyle şeylerin izleyicisi çok olabilir. Mesela bir yeraltı dünyasını kapışmasının izleyicisi çok olabilir; ama bunlar hiçbir zaman Türkiye'ye değer katıcı faaliyetler değil, bunlar bambaşka bir âlem.

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.05.2020 Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?
22.05.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (15): Trollerin yeniden yapılanması, Cihat Yaycı olayı ve Avrasyacılık, Gelecek ve Deva partilerinin durumu
21.05.2020 Ulusalcılık nedir, ne değildir?
19.05.2020 Ulusalcılara ne oldu?
18.05.2020 Üçüncü Milliyetçi Cephe yolda mı?
16.05.2020 İYİ Parti’yi anlamak için 5 soru
15.05.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile “Haftaya Bakış” (14):
14.05.2020 Sırrı Süreyya Önder söyleşisi ve bir kısım “ana akım” medya
14.05.2020 Murat Yetkin ve Ruşen Çakır tartışıyor: İttifakların geleceği
12.05.2020 HDP’nin sırrı
23.05.2020 Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
05.04.2020 Turkey: A multi-party “single-party state”
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı