Prof. Gökhan Bacık ile söyleşi: 15 Temmuz’un 10. yılında Fethullahçılığın durumu ve muhtemel geleceği

15.07.2026 medyascope.tv

15 Temmuz 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yıl dönümü. O günden bugüne çok şey oldu. Daha da olacağa benziyor. Fethullahçı yapılanma; kimine göre cemaat, kimisine göre hizmet hareketi, devlete göre FETÖ... Ben ‘‘Fethullahçı hareket’’ demeyi tercih ediyorum. Fethullahçı hareket, bu 10 yılda nereden nereye geldi? İşte bu konuyu Siyaset Bilimci Profesör Gökhan Bacık'la konuşacağız. Gökhan, merhaba.
Gökhan Bacık: Merhaba herkese. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Seninle bu konuda çok yayın yaptık ama 10. yılda yayın yapmak çok daha önemli, takdir edersin ki. Bizim seninle tanışmamız senin Fethullahçı hareket içerisinde olduğun yıllara dayanır. O dönemlerde sen o hareketin içerisindeki akademik isimlerden öne çıkanlardan birisiydin. Sonra yurt dışına gittin ve darbe girişiminden kısa bir süre sonra koptun ve açıkça, çok az sayıda kişi bunu yaptı, açık olarak bir eleştiri ve öz eleştiri sürecine girdiniz. Birkaç arkadaş diyelim, öyle söyleyelim. Ve o zamandan beri sürekli olarak hem hareketi takip ediyorsun hem de eleştirilerini ve gözlemlerini sürdürüyorsun. Önce istersen şunu sorayım: İçinde doğmuş birisinin, böylesine bir dinî hareket içerisinde doğmuş, orada büyümüş birisinin şu ya da bu nedenle buradan kopabilmesi nasıl oluyor? Mümkün? Çok zor olsa gerek, değil mi?
Gökhan Bacık: Tabii çok zor. Bir kere herhangi bir kopuş zor. Yani bu sadece dinî hareket olması değil; seküler bir hareket de olsa, bir sosyalist hareket de olsa bir kere bunun psikolojik tarafları var. Yetiştiğiniz, içindeki dünya algınızı belirleyen epistemolojiyi, ruh hâletini değiştirmeniz gerekiyor. İkincisi bunun maddi zorlukları da var. Çünkü bir yerden koptuğunuz zaman kendi sosyolojik networkünüzü kaybediyorsunuz. Bunun maddi bazı bedelleri var. O açıdan zor. Ancak öbür taraftan, bu soruyu sorduğun için daha rahat cevap verebilirim: Bu son derece yaratıcı ve yeniden hayatı keşif süreci. O nedenle bir teraziye koyarsak, her şeyde olduğu gibi maliyeti olan ama bir taraftan da insanın özneleşmesi, bireyselleşmesi, kendi hayatının patronu olması açısından da yaratıcı ve zevkli bir süreç. Yani tek taraftan zor ve meşakkatli demek adil olmaz. Aynı zamanda dediğim gibi heyecanlı bir süreç, güzel bir süreç, yani benim kendi tecrübemden geçmişe bakarsak. Ama tabii zor. Çünkü bir taraftan dinî bir paradigma var. Bu dinî bazı önceller var. Kutsal kabul ettiğin bazı şeyler var. Bir çevre grubun var. Yanlış olsa da kıramayacağın insanlar var. Bunlardan tepkiler alıyorsun; şu oluyor, bu oluyor. Maddi zorluklar da var. Çünkü koptuğun zaman ekonomik olarak bazı riskleri göze alman gerekiyor. Hele hele şunu söyleyeyim; 15 Temmuz sonrası şöyle bir problem var, belki de bu hareketten kopmanın özel bir bağlamı: Hem mahallenden kopuyorsun hem karşıda bir hükümet var. Yani koptuğun zaman gideceğin yer de yok. Yani diyelim ki 2002 yılında veya 2005 yılında hareketten kopanlar için bir meşruiyet sorunu yoktu. Yani yine gideceğin bir yer var, Türkiye'de kendine yol çizebilirsin. Ama 2016'da, 2017'de hareketten koptuğun zaman artık Türkiye'de de karşıda bir hükümet var. Sert bir eleştiri var. Dolayısıyla son derece zor. Ama bütün bu zorluğa rağmen bence yaratıcı, insanın kendini ve hayatı tekrar keşfetmesi, özneleşmesi ve bireyselleşmesi açısından renkli olarak tanımlayabilirim bunu.

Ruşen Çakır: Şöyle bir sorun yok mu? Sen diyelim ki ya da birileri kopuyor ama o yapı sürüyor ve yapı kendini tehdit altında hissediyor ve kopuşlar, hele yüksek sesle kopup eleştirenler sorun yaratıyor. Başınıza iş gelmedi mi diyeceğim. Hem yakın çevreniz vardır hem de bir de o hareketin yönetici kadrosu vesaire sizi tehdit olarak görmüyorlar mı?
Gökhan Bacık: Şimdi şöyle; bu herkeste farklı. Mesela yine sorduğun için cevaplıyorum. İşte çalıştığın kuruma mail atanlar var mesela. Yani ben cemaati eleştirdiğim zaman, "Hükümet yanlısı bir akademisyen, işte nasıl Avrupa'da istihdam ediyorsunuz?" diye mesela çalıştığım kuruma mail atanlar var. Mesela bu bir sorun mu? Beni çok etkilemedi ama örnek. İkincisi, izole ediliyorsun. Yani mesela benim kitaplarım yayınlanıyor, makalelerim yayınlanıyor; kimse like bile etmiyor. Yani bu, bu tip yapıların seni ne kadar tehdit gördüğü ile ilgili. Yani ortada dinî bir hareket var ve kendisinden kopanlara karşı bir refleks vermesi doğal. İşte bu izolasyon olabilir veyahut hareket içinde "Bunlar MİT ajanı, MİT'e çalışıyorlar" vesaire diyebilirler. Dolayısıyla böyle şeyler var mı? Var. Ama yapacak bir şey yok. Yani bunu ben bir siyaset bilimci olarak da doğru görürüm. Yani "doğru görürüm" derken, doğal görürüm. Bir hareketten koptuğunuz zaman hareket sizi... Mesela en garip örneği vereyim ben size: Mesela benim bazı yazılarımı İçişleri Bakanı’na gönderen cemaatçiler var. "Bu kişiyi niye yazdırıyorsunuz Türkiye'de, bu adam yani..." diye. Şimdi bu paradoks içinde paradoks, örnek anlaşılsın diye söylüyorum yani. Dolayısıyla garip ama gerçek, var ama bu hayatın bir doğal tarafı. Bir hareket "Sen benden koptun, bravo" demez yani.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sormak istiyorum. Şimdi pazartesi günü 10. yıl dönümü vesilesiyle 81 ilde operasyon yapıldı. Yaklaşık 1000 kişi gözaltına alındı. Birtakım fotoğraflar, videolar servis edildi; "Saklanırken yakalandı" falan. Ama Türkiye'de çok etkili bir şekilde yola devam edemediğini görüyoruz. Çok sayıda insan hapiste ya da çıkmış, işinden olmuş, bir anlamda vebalı muamelesi görüyor. Ama esas olay yurt dışında gerçekleşiyor sanki. Çünkü merkez orada. Okullar, vakıflar, dernekler, şirketler var. Bayağı bir para hareketi de var. Eskiden merkez Türkiye'ydi, her ne kadar Fethullah Gülen Pensilvanya'da yaşasa da hareketin gövdesi Türkiye'deydi. Dünya onun periferisiydi diyelim. Şimdi tersine döndü. Bu artık yerleşti değil mi? Yani Türkiye'de bu hareketin tekrar neşet etmesi, güçlü bir şekilde ortaya çıkma ihtimali bana çok mümkün gözükmüyor sanki.
Gökhan Bacık: Bana da görünmüyor. Çünkü Türkiye'de 15 Temmuz'u aşan toplumsal, farklı grupların, yani sadece AKP tabanının değil, diğer sağ partilerin ve sol partilerin de benimsediği bir cemaat rahatsızlığı var. Bu rahatsızlık sadece savcıların ve polislerin yaptığı operasyonlarla kısıtlı değil. Dolayısıyla diyelim ki Türkiye'de bir iktidar değişikliği olsa, işte CHP iktidara gelse de ben Türk kamuoyunun "cemaat" kavramıyla tekrar barışabileceğini düşünmüyorum. En azından cemaat bu hâliyle kaldığı sürece; yani cemaat kendi içinde büyük bir reform falan yaparsa belki... Öte taraftan dediğin de önemli: Bu hareketin sosyolojik tabanı Türkiye'de olduğu için, Türkiye'deki kitlenin meşruiyetini kaybetmesi hareketi bodurlaştırmıştır. Bugün hareket büyük ölçüde akraba, eş, işte mensupların çocuklarını çevirme üzerine kurulu olup sayısal, demografik bir sorun, kriz yaşamaktadır. Çünkü yurt dışında; yani şöyle söyleyeyim, cemaatin Almanya'da Alman vatandaşını ikna etmesi teorik olarak mümkün değil. Belki Afrika'da, yani yükselmek için insanların batıya eğitim almak için çeşitli İngilizce eğitim veren okullara gitmek zorunda kaldığı yerlerde biraz etkili olabilir. Ancak Türk kamuoyu da bu konuda bence biraz olayı yanlış algılıyor. Şöyle örnek vereyim: Beş ülkede kâr eden bir dondurma markası yapmak, beş ülkede okul açmaktan daha zordur. Yani okul açmak sanıldığı gibi böyle çok etkili, dünyayı değiştiren bir şey değil. Yani mesela diyelim ki cemaatin Prag'da bir okulu var; buradaki öğrencilerin yarısı cemaati duymamıştır bile. Ben burada 10 yıldır yaşıyorum, böyle bir etkisi yok. Yani bu okul olayı... Başka bir örnek vereyim, ne bileyim Pakistan'da, başka yerlerde cemaatin onlarca yıldır okulu var. Yani okul denilince işte buradan çıkanlar, öyle olmuyor. Yani Türkiye'de de öyle olmadı. Türkiye'de cemaatin özgün gücünü okullarından çıkanlar etkilemedi. Yani cemaatin işte polisi, savcısı olduğu içindi. Hatta şöyle söyleyeyim: Gülen de okullara inanan biri değildi. Gülen'e ait ünlü bir sözü tekrar edeyim: "Askeri okulda bir öğrenci 100 okula bedeldir." Yani onun stratejisinde de işte kolejler falan yoktu. Yani Türk kamuoyu bu okul olayını, dediğim gibi, beş ülkede kâr eden bir dondurma markası yapmak daha zor bir şeydir. Yani okul açmak kolay bir şeydir. Yani okul açtığınız zaman oradan çıkanlar sizin emir kulunuz olmaz.

Ruşen Çakır: Peki şöyle de bir husus var: Mesela biliyorsun, Türkiye'de iktidar, siyasi iktidar özellikle daha yoksul ülkelerdeki okullara karşı bir kampanya yürüttü ve bazılarını kapattırdı. Hatta bazılarını kendisi üstlendi vesaire yaptı. Şimdi bunlar daha çok Asya'da, Afrika'da falan yaşanan olaylar. Belki Balkanlarda da oldu mu tam emin değilim. Şunu merak ediyorum: Yurt dışında bu hareketin meşruiyeti var mı? Yani Türkiye'de meşruiyetin olmadığını söylüyorsun. Bir ara, ben de tanık oldum, çok itibarlıydı; ABD'de, İngiltere'de toplantılar düzenliyorlar, çok kerli ferli insanlar katılıyor vesaire. Hâlâ aynı gücü var mı? Yani Erdoğan karşıtı olması nedeniyle Fethullahçılara sempati duyan bir batı kamuoyu ya da batı yönetici sınıfı, batı akademiyası falan söz konusu mu, yoksa orada da işler karıştı mı?
Gökhan Bacık: Hayır yok. Şöyle örnek vereyim: Gülen'in cenazesine bırakın bir kongre üyesini, bir Amerika'daki yerel senatör bile gelmemiştir. Hatta şöyle söyleyeyim, o senin bahsettiğin dönemde yani cemaatin toplantılarına beşer onar senatörün geldiği dönemde cemaat bunu başarıyordu. Çünkü cemaatle ilgili şöyle bir algı vardı: Cemaat güçlü, finansal olarak güçlü, Türkiye'de bir karşılığı var. Yani cemaat bir şeye tekabül ediyor. Şimdi buna inanan yok Batı'da. Yani Türkiye'de veya mesela Pakistan'da, Nikaragua'da bir stratejisi olan, Paraguay'da, işte Venezuela'da diyelim, bir Batılı devlet "Ya ben bu cemaatle oturup konuşmalıyım, çünkü bunların burada ekonomik bir gücü var, yahut, bunların mezunları çok etkili" dediği bir örnek olmadığı için Batı'da böyle bir karşılığı yok artık. Şimdi cemaatlerin, sadece Gülen hareketi değil, bütün cemaatlerin en iyi yaptıkları şey PR'dır. Yani böyle işte "Biz her ülkede varız, şurada varız." Yani bir yerde var olmak etkili olmak anlamına gelmiyor. Yani Avrupa'da, bir kere şöyle söyleyeyim; Avrupa entelijansiyasının ana akım düşünürlerinin gündeminde Gülen hareketi yok. Yani işte Gülen konferansı olabilir, oraya çağrılan biri olabilir. Bunlar çok az sayıda. Ama kendiliğinden Avrupa entelektüelleri böyle bir Gülen hareketinin farkında değiller. Dediğim gibi bunun kaynağı şu, çünkü dünyada şöyle bir algı oluştu: bu hareketin siyasetin unsuru olacak bir karşılığı yok, yani bir gücü yok. Mesela Avrupalılar Kürt hareketini dikkate alırlar. Niye? Çünkü seçimlerde etkili Avrupa'da; Frankfurt'ta seçimlerde Kürtlerin seçmen gücü var yahut Türkiye'de bir karşılıkları var, Suriye'de bir karşılıkları var. Türkiye'de Kürt hareketi %10 oy alıyor. Şimdi böyle bir portfolyosu yok Gülen Hareketi'nin. Meşruiyet konusunda da şöyle açık, net söyleyeyim: Avrupa'da Gülen Hareketi'nin legal meşruiyeti var. Yani herhangi bir Avrupa ülkesinde bu hareketi hukuksal olarak negatif gören bir şeyle karşılaşmadım. Ama sosyolojik bir meşruiyeti var mı, emin değilim. Yani kalburüstü Avrupa entelektüelleri Gülen hareketine biraz şüpheyle bakarlar, uzak durmaya çalışırlar. Eğer hareketle eskiden gelen bir angajmanları, işte bir konferansa davet edilmemişse, bir-iki kişiyle arkadaşlıkları yoksa ne Fransa'nın ne İngiltere'nin ne de Amerika'nın entelijansiyasıyla bir ilişkisi yok. Dolayısıyla Avrupa biraz istisnai bir örnek; çünkü Avrupa önce olaya Türkiye siyaseti, meşruiyeti, insan hakları, mağduriyet... Yani Avrupalılar Gülen hareketi olarak bakmıyor, onu Türkiye'den kaçmış bir ev kadını olarak görüyor. Yani buraya diyelim ki Yozgat'tan bir esnaf iltica ettiği zaman işte Gülen hareketi diye görmüyor, bunu bireysel olarak düşünüyor. Dolayısıyla burada bir etkisi yok. Erdoğan muhalefetinin, Erdoğan'a muhalif olmanın getirisi elbette var; çünkü Avrupa'da Erdoğan'a karşı bir negatif algı var. Ancak şunu da unutmayalım: Avrupa Birliği-Türkiye ticari hacmi 200 milyar doların üzerinde. Bu çok büyük bir para. Dolayısıyla hiçbir Avrupa siyaseti bu kadar Türkiye pazarı varken, bu kadar para karşılığında Türkiye siyasetini riske edemez. Yani Avrupa'nın Türkiye ile 200 milyar dolar ticaret hacmi varken, Estonya'da Türk F-16'ları NATO ile uçuş yaparken, işte Türkiye'deki silah firmaları İtalyanlarla üretim yaparken, cemaat hatırına Türkiye siyasetini riske etmezler. Dolayısıyla bireysel insan hakları, Erdoğan karşıtlığı... Şöyle söyleyeyim; bu bir gündem değil. Yani Avrupa'nın herhangi bir ülkesinde hareketin ilk 50'ye girecek bir gündem unsuru yok artık.

Ruşen Çakır: Peki şeyi soracağım; başta aslında senin öykünü konuşurken de sorabilirdim ama şimdi sorayım. Ayrılanlar var, sayıları belki çok ama deklare edenlerin sayısı az. Ben öyle biliyorum. Yani birçok kişi hâlâ özellikle Avrupa'da koptuğunu tam söyleyemiyor çünkü o yapının imkânlarını şey yapıyor. İnsanlar neden kopuyorlar? Mesela darbenin bu yapının işi olduğunu düşündükleri için mi? Yoksa mesela Fethullah Gülen'in ölümünden sonra kopuşlar hızlandı mı? Ne gibi gerekçeler var senin karşına çıkan?
Gökhan Bacık: Şöyle, tabii çok zor bunu tespit etmek ama benim kanaatim üç grup var: Ruhen veya fiziksel kopanlar, aşağı yukarı üçte bir de hareketin etrafında kalan, halk tabiriyle üçte birin de "sotaya yattığını", eğer siyasi bir çözüm olursa, bir adım atılırsa kopmaya hazır olduğunu ama ekonomik ve başka nedenlerle kopamayanlar. Şimdi niye kopuyorlar? Evet, darbe, şu, bu bunlar önemli; ama bence iki temelden. Kendi hikâyemden de anlatırsam... Birincisi; bakın 15 Temmuz, 17 Aralık, Türkiye'de yaşanan hadiseler, bunlar önemlidir. Ancak bunlar olmasa da, yani en azından benim entelektüel temasta bulunduğum yahut Türkiye'de bürokratik görev alıp harekete mesafe koymuş kişilerin kopma gerekçesinin birincisi; bu hareketin yapısını demokratik ve mantıklı görmüyorlar. Yani şöyle söyleyeyim; Türkiye'de diyelim ki yeni bir rejim kuruldu, Türkiye süper demokratikleşti ve cemaate tekrar meşruiyet verildi. Bu söyleyeceğimi o zaman da söylerim ben. Yani hareketin yapısı demokratik bir topluma uygun değil. Yani bu hareketin yapısal bir reform yapmaksızın ben demokrasi için faydalı olmadığını, hatta riskli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla sorun 15 Temmuz değil; "hata oldu" denilir, yola devam edilirdi. Ama sorun, hareketin kamusal kararlar alıp sorumluluk almayan bir yapısı var, şeffaf değil. Dolayısıyla bu birincisi; insanlar bundan çekiniyorlar artık, bundan korkuyorlar. İkincisi de ideolojik. İdeolojikten kasıt ne? 80'lerde, 90'larda insanları bir şekilde ikna eden "Gülenist" yorum, ideoloji, İslam yorumu, nasıl derseniz deyin, artık insanları ikna etmiyor. Yani beni ikna etmiyor, ikinci kuşağı ikna etmiyor, akademisyenleri ikna etmiyor. Dolayısıyla aslında bu iki temel; eğer bu hareket yapısal reformu yapabilseydi, ideolojisini yenileyebilseydi, o zaman insanlar şunu daha kolaylıkla derdi: "Evet bir 15 Temmuz, bir şeyler oldu ama yapı makul, teori işliyor, kendimizi toparlayabiliriz" derdi. Dolayısıyla çoğu insan bundan dolayı kopuyor. Yani bu hareketin yapısı demokratikleşmiyor, sorumlu yok. Yani herhangi bir konuda sorumlu yok. Şöyle düşünün; hareketi 24 saat savunan medya mensupları "hareketten değiliz" diyorlar. Yani kamusal işlerde inisiyatif alıp devlette bulunup, bürokraside bulunup sorumluluk aradığınız zaman kimsenin çıkmadığı bir yapı bu. Dolayısıyla daha açık şöyle söyleyeyim: Mesela beni yarın İspanya başbakanı arasa dese ki ‘‘Ya böyle bir hareket var’’, ‘‘Evet, onlara insan hakları konusunda yardımcı olun, mağduriyet var’’ derim ama böyle bir hareketin doğasının da demokrasiye uygun olmadığını söylerim. Yani burada cemaatin problemi 15 Temmuz'dan daha derin, onu demeye çalışıyorum. Yani 15 Temmuz; işte mesela tekrar örnek vereyim, yarın iktidar değişse, 15 Temmuz söylemi tamamen değişse de ben bu şekliyle Gülenizmin demokratik bir toplum için riskli olduğunu düşünüyorum. İkincisi de düşüncesi; bu düşünce artık insanları ikna etmiyor. Yani eski bürokratlarla konuştuğun zaman, iş adamlarıyla konuştuğun zaman Gülenist yapının dünyayı algılama ve dünyaya önerdiği düşünce demode görünüyor insanlara. Eğer bu ikna edici ve ilgi çekici olsaydı... Bakın bunun en iyi örneği şu: Mesela bugün hareket Avrupa'da insan kazanamadığı için daha ziyade hareket mensuplarının çocuklarının üzerinden PR yapıyor. İşte bu çocukların videoları gösteriliyor. Bakın bunların hepsi, yani hepsi demeyeyim de büyük bir kısmı ikili hayat yaşıyorlar. Bunların hepsi sekülerleşmiş durumda. Ben kendi kızlarımdan biliyorum.

Ruşen Çakır: Tam bunu soracaktım. Sen daha fazla biliyorsun ama benim şu ana kadar duyduğum, ettiğim değişik kanallardan; özellikle Batı'da yaşayan hareketin çocukları ki bunlar okul okuyorlar, üniversite okuyanlar, mezun olanlar falan da var, büyük bir kısmının, ailelerinin – ki genellikle hem anne hem baba şey oluyor – pozisyonlarına karşı olmasalar bile kayıtsız, ilgisiz oldukları yolunda çok şey duyuyorum. Yani orada bir tıkanma var sanki. Tabii hepsi öyle değildir ama...
Gökhan Bacık: Çoğunluğu öyle. Yani politik bilinci olanlar karşı, diğerleri ilgisiz. Yani babalarının bu hikâyesi onlar için... Bak, şöyle bir problem var Ruşen Çakır; bu hadise 10 sene önce oldu. Şimdi sen bu konulara ilgilisin, ben siyaset bilimci olduğum için dün olmuş gibi konuşabiliyoruz. Yani biz seninle yarın 27 Mayıs programı yapsak dün olmuş gibi konuşuruz; sekans. Ama 10 yaşında yurt dışına gelmiş, 10 yıl burada geçirmiş bir çocuğun hiçbir ilgisi yok bu konuyla. Yani babasının söylediği hiçbir şey onu motive etmiyor. Yani ben şimdi kızımı oturtsam, ona "Tayyip Erdoğan şudur, Tayyip..." bununla ilgilenmiyor, yani benim bakış açım yok onda. İkincisi de sekülerleşti bu insanlar. Yani bu aslında cemaatin çocukları Türkiye'deki AKP, CHP çocukları gibi, ne bileyim filan tarikat şeyhinin çocuğu gibi. Aslında şununla yüzleşelim; bütün Müslümanlar, tabirimi mazur görün, ağzı sulanarak sekülerleşmek istiyorlar ama bunu açıkça yapamazlar. O zaman bu ekonomi gider. Yani hepimiz seküleriz ama bunu perde arkasında yapıyoruz. Hepimiz seküler hayat yaşıyoruz, perde arkasında yapıyoruz; partili de, cemaat de, tarikat da. Niye? Çünkü bu büyük bir ekonomi. Yani mesela dediğim gibi cemaatin bir sürü önde gelen insanının kızı hep modern eğitim alıyor, piyano kurslarına gidiyor. Benim kızım da öyle. Ben bu arada ayrım yapmıyorum. Ama bunu yapamazsınız, çünkü bunu dönüştüremiyorsunuz. Bir kısım çocuk da şöyle yaşıyor; ben bunların bazılarıyla bir makale için mülakat yaptım, 7-8 tanesiyle; üçü kız, dördü oğlan. İkili hayat yaşıyorlar; yani babalar üzülmesin diye babalarıyla cumaya gidiyor, babalarıyla cemaat faaliyetine gidiyor ama kız arkadaşı var, okulda işte boyfriend'i var, girlfriend’i var yahut partiye gidiyor, işte TikTok hesabı var. Yani cemaatin artık 50-60 yaşını aşmış vaizlerinin... Biraz önce söyledim, yani cemaatin asıl problemi 15 Temmuz falan filandan daha ziyade ideolojik. Hatta başka bir örnek vereyim; bugün cemaat adına en çok yayın yapanlar övünerek "biz cemaatçiyiz, işte cemaat kimliğimiz var, işte biz Risale-i Nur okuyoruz, vaaz dinliyoruz" diyemezler. Yani cemaatin kamusal alanda gençleri ikna edecek, bırak gençleri, orta yaşlı insanları ikna edecek modern, meşru, ilgi çekici bir yeteneği kalmadığı için bu kitlenin çocukları da aşağı yukarı çoğu seküler. Yani mutlaka vardır ama bu sayının çok az olduğunu düşünüyorum. Hatta şöyle söyleyeyim; cemaatin sosyolojisine ve dinî mantığına uygun dindar hayatı yaşayanlar da seküler aslında. Yani işte bunlar "rol modeller" denilen kişilerin ben YouTube hesaplarına bakıyorum, Instagram hesaplarına bakıyorum bazen olup biteni anlamak için. Onlar dahi kendi algıları içinde sekülerleşmiş durumda. Buradaki temel sorun şu; en başta söylediğimiz gibi Türkiye'de cemaatin tabanı kaldı. Yani burada, daha açık söyleyeyim; Türkiye'deki tarikatlar ve cemaatler gibi Gülen hareketi de mensuplarıyla haftalık sohbet için bir araya gelir, eğer değişmediyse "Salı Sohbetleri"dir. Biz Almanya'ya gitsek seninle, 50 sohbeti gezsek oraya 5 tane Alman gelmiyordur. Dolayısıyla bu hareketin insan kazanmak için artık elinde kalan havuz Türkiye'den gelecek insanlardır, onların çocuklarıdır. Onlar da şöyle; Almanya'da yaşayan bir arkadaşım söyledi bana, işte mesela çocuğu cemaat dershanesine koyuyorsun, evine, burada kalıyor, iş bulduktan sonra ayrılıyor. Yani sizinle teması kalmıyor artık. Çünkü sizin bu çocuğa verebileceğiniz bir kavga da yok. Yani ben mesela kızıma nasıl bir kavga vereyim? "Hadi örgütlenelim, Türkiye ile mücadele edelim, Türkiye'ye..." ya benim kızım burada okul okuyor, kendi dünyasını kurmuş. Yani onlara nasıl bir kavga vereceksiniz? Dolayısıyla cemaatin demografik olarak artık o geniş havuzunun kalmadığını düşünüyorum, kalmadı yani. Ona göre bir küçülmeye gidiyor. Ama dediğim gibi dinî hareketler çok iyi PR yaparlar. Yani size "işler yolunda gidiyor, daha büyüyoruz" gibi şeyler söylerler ama bu gerçeği yansıtmıyor. Türk kamuoyunun bu olayı algılarken bu PR'dan ziyade daha bu sosyolojik ilişkilere kafa yorması gerekiyor.

Ruşen Çakır: Peki tam bu noktada şunu sormak istiyorum: Fethullah Gülen'in ölümünden sonra neler var? Yani şimdi bir heyetten bahsediliyor, birtakım tartışmalar oldu, şu oldu, bu oldu. Nasıl dengeler var? Bu hareket realist bir şey yapabiliyor mu yoksa benim gördüğüm hâlâ önüne gelene... Tabii çoğu şeylere Türkiye'de erişim engeli var ama yine de görüyoruz, ediyoruz; böyle agresif bir tavır bilmem ne, "Bize bir şey olmadı, işte Erdoğan gidecek biz kalacağız, hatta geleceğiz" falan gibi havalar var.
Gökhan Bacık: Şimdi şöyle; Fethullah Gülen'den sonra... Şimdi şöyle anlatayım: Türkiye'de hareketi 15 Temmuz'a Ahmet Dönmez'in dediği gibi getiren grup, hareketin sahibi oldu. 15 Temmuz'da ne oldu, ne olmadı o ayrı bir konu ama hükümetin hoşuna gidecek bir jargonla söyleyeyim; Türkiye'de başarısız olan cunta, cemaat içinde başarılı oldu. Türkiye'de tasfiye edilen eski AKP'li bürokratlar, onların sorumluları geldiler, cemaati devraldılar. Dolayısıyla Gülen'den sonra da o yapı cemaati devraldı. Şimdi bunu taban benimsemedi, açık net söyleyeyim. Zaten benimsemediği için bu işler şeffaf yapılmadı, mirasla ilgili alavereler, katakulliler çıktı. Bilmiyorum Türkiye'de ne kadar görüldü. Ama şöyle bir şey düşün Ruşen Çakır; bir uçak inerken artık insanlar bavulunu almayı falan düşünür. Yani uçaktan çıkmayı... Bu hareket potansiyelini kaybettiği için hareket içinde kalıp kavga etmenin bir albenisi yok. Yani mesela ben sana desem ki "işte gidelim Demokratik Sol Parti’de siyaset yapalım", yani bir hareketin... Kim yapar ki bunu yani? Dolayısıyla hareketteki bu anlamsızlıklar hareketten kopmaları arttırıyor. Yani bunu taban görüyor, bunu benimsemiyor. Bu modeli benimsemiyor, bunu tartışıyor, işte internet odalarında tartışıyor. Ama hareket... Ben şimdi mesela birisini arasam desem ki, bir akademisyeni veya bir iş adamını "hadi gel bir araya gelelim, hareketi toparlayalım", buna girmek istemiyor insanlar artık. Dolayısıyla burada bu ekip ne yaparsa yapsın yürür. Yani çünkü hareketin tabanında dediğim gibi artık bu hareket momentumunu kaybettiği için, bir zaman Türkiye'de parlak olup artık parlak olmayan siyasi partiler gibi bir benzetme yapıyorum; bu hareketin içine girip kavga edip muhalefet etmek kimse için ikna edici gelmiyor. O yüzden hareket, 15 Temmuz'a cemaati getirenlerin kontrolü altında. Yani kişiler değişmiş olabilir, aşağı yukarı aynı zihniyet devam ediyor. Bunlar da ellerinde kalan kitleyi ikna etmek için sürekli olarak konuşmak zorundalar. Yani sürekli olarak "çok iyi geleceğiz, gideceğiz, işte şöyle olacak, böyle olacak". Şöyle düşün; bir ekonomi bakanının ekonominin sürekli iyi olacağını söylemesi gibi bu. Siz eğer o YouTube kanallarını düzenli izlerseniz, sohbetlere giderseniz bundan etkilenirsiniz. Yani bu size makul gelir, makul gelmese bile hoşunuza gider. Dolayısıyla ama hareketin büyük bir... Yani içinde kalabalık bir grup... Buradaki temel sorun şu; bak açık, net bir şey söyleyeyim. Şimdi teorik olarak "yapısalcılık" diye bir bakış açısı var. Yapısalcılık şunu söyler bize: İnsanların ideolojik farklılıklarına bakma, onların durduğu yere... Örnek vereyim; mesela biz bir Hamas militanıyla konuşsak, bir İrlandalı feministle konuşsak, bunlar ideolojik olarak birbirinden farklı olsa da Amerika'yı aynı şekilde eleştirir. Yani yapısal şu demek; ideolojik olarak farklısınız ama aynı şeyleri söylüyorsunuz. Şimdi burayı umarım iyi ifade ederim, yanlış anlaşılmak istemem. Bu bakış açısıyla bakarsak, devlet elitleriyle cemaat elitleri yapısalcı olarak aynı noktadalar. Yani devlet bu sorunu çözmedikçe, bu sorunu süründürdükçe cemaat elitlerinin ekmeğine kaymak sürüyor, açık net söyleyeyim. Cemaat elitleri de bu kavgayı sürdürdükçe devlet elitlerinin ekmeğine kaymak sürüyor. Yani şöyle söyleyeyim; tıpkı İrlandalı bir feministle tanışmasa bile bir Hamas mensubunun kapitalizm hakkında aynı şeyi söylemesi gibi, Türkiye elitleriyle cemaat elitleri bu kavgada aslında aynı şeyi yapıyorlar. Ha devleti anlayabiliyorum, belki devlet şöyle düşünüyor: Maliyeti çok düşük bir rejim kurma aparatı cemaat; yani istediğinize FETÖ'cü diyorsunuz, cemaat size malzeme sağlıyor, her kavgaya giriyor. Yani düşünebiliyor musunuz? Türkiye'de hiçbir etkisi olmayan ama her kavgaya maydanoz olan bir medyası var. Dolayısıyla aradan 10 sene geçmiş, hiçbir etkinliği yok. Bir sabah polis operasyonuyla 1000 kişiyi kaldırabildiğiniz hâlde işte Ekrem İmamoğlu'na FETÖ'cü diyebiliyorsunuz, öbürüne diyebiliyorsunuz. Ama bu aynı şekilde cemaat elitlerinin arayıp bulamadığı bir şey. Neden arayıp bulamadığı bir şey? Şöyle düşün; mesela ben şimdi bu fesih yazılarını yazınca Amerika'da onlarca akademisyenle görüştüm, bana şunu dediler: "Biz senin gibi düşünüyoruz ama hiçbir alan yok. Yani biz de çıkarsak hükümet bizi hedef alır." Mesela bazıları bana dediler ki, "Sen çıkıp konuşuyorsun, hedef oluyorsun, hükümet senin mal varlığını donduruyor." Dolayısıyla hükümet yani devlet bu konuda bir alanı genişletmedikçe... Yani kopmak isteyenler var, sotaya yatanlar var; böyle kavramlar kullandım. Bunlar da diyorlar ki: "Ya hiçbir çıkış yok, bu sertlik devam ediyor." İşte iş sahibi olan kopuyor, izini kaybettirmeye çalışıyor. Yani akademisyen cemaatin okullarında büyümüş, hiçbir yerde yazmıyor, Türkçe yazmıyor, izini kaybettirerek yaşamaya çalışıyor. Ama bu son tahlilde cemaat yönetimine bir hayat fırsatı veriyor. Niye? Çünkü orada hiçbir açık alan yok.

Ruşen Çakır: Peki şeyi soracağım; kimler var şimdi Fethullah Gülen'den sonra? Kamuoyunun bildiği... Yani o hareket içerisinde yer alanlar biliyorlardır ama bir heyetten bahsediliyor mesela. Birtakım isimler telaffuz ediliyor. Bunların bir anlamı var mı? Bunlar gerçekten ağırlığı olan, Fethullah Gülen'in yerini birleşerek de olsa doldurabilecek kişiler mi?
Gökhan Bacık: Yok. Hayır. Yani şöyle söyleyeyim; şimdi kızarsınız kızmazsınız ama Gülen'in karizmasına 1 deseydik, bunlar 400'den başlar. Yani şöyle, buradaki insanlar hareket içinde az çok bilinen, kamuoyunun bilmediği insanlar. Hepsi için diyemem de ben bazılarının aslında bu heyette olmayan güç odaklarının uzantısı olduğunu düşünüyorum. Yani dediğim gibi, hareketi 15 Temmuz'a getiren, işte hareketin dinamik güç ilişkilerini yöneten belli kişilerin temsilcisi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla öyle kamuoyunun bildiği bir liderlik, bir kişi yok. Ama hareket içinde bilinen insanlar; bazıları kısmen Türkiye'de bir dönem bilinmiş olabilir, değişik pozisyonları vardı. Hepsini de tanımıyorum açıkçası. Bütün heyet biliniyor mu onu da bilmiyorum. Dolayısıyla Gülen gibi bir karizmatik lider çıkarabilme şansları yok. Zaten hareket; yani hareket rahatsız ama teknik olarak sen "Fethullahçı" diyorsun, bu aslında teknik olarak doğru bir tanım. Yani bu hareketin aslında kimliği, karakteri, gücü Gülen'in karizmasıyla oluşturulmuş bir şeydi. Dolayısıyla Gülen'den sonra hareket de açığa düşmüş durumda ve bu heyetin içinde öyle bir lider etkisi yok. Daha ziyade dediğim gibi hareketi bugüne getiren işte bu güç ilişkilerinin doğurduğu bir yapı. Yani bu yapı da mevcut sistemle ayakta kalmaya çalışıyor. Tabana şunu söylüyor: "İşte biz ayaktayız, Türkiye'de bir gün rejim değişirse normalleşir, toplum bizi benimser." Böyle alternatiflerle bir siyaset yapılmaya çalışılıyor. Ama böyle bir güçlü alternatifi, bir güçlü şeyi yok, yani bir liderlik yapısı kalmadı.

Ruşen Çakır: Biliyorsun, bu fesih meselesini ilk sen ortaya attın, beraber yayın da yaptık. Bu tabii nereden hareketle? Abdullah Öcalan'ın PKK'yı fesih kararıyla birlikte. Şimdi Gülen zamanında böyle bir şeye girişmedi, Abdullah Öcalan'ın yaptığını Gülen yapmadı, aklına bile getirmedi herhâlde. Niye? Yani binlerce insan onun açtığı bir yolda gitti ve binlerce insan çok kötü mağduriyetler yaşadı, şu oldu, bu oldu ve önü de kapalıydı. Kabullenmek istemediğini biliyorum ama... Mesela Gülen bir şekilde Öcalan'ın bugün yapar gibi olduğu ki yapıyor gibi, öyle gözüküyor.
Gökhan Bacık: Evet.

Ruşen Çakır: O olayın bir benzerini neden aklına bile getirmemiş olabilir?
Gökhan Bacık: Şimdi öncelikle şu fesihi... Yani şimdi ben o fesih yazısını yazarken elbette Kürt meselesiyle ilgili konjonktürden esinlendim. Bir de şunu düşündüm: Türkiye'de işler daha kötüye gidebilir. Yani evet cemaati yönetenler tabana "her şey iyi olacak" diyor ama işler daha kötüye gider; işler daha kötüye gitmeden bu sürece bir şekilde cemaat tabanını sokabilirsek belki yumuşayabilir diye düşündüm. İkincisi de şu; cemaat ilgisiz hâle geliyor. Yani 10 sene sonra neden siyaset ilgi duysun ki bunu? Seçim gücü yok, oy gücü yok, bir Kürt hareketi gibi değil. Dolayısıyla bu olayı bir yerden, yani Türkiye'deki dinamiklerin içine cemaat sorununu çözmeye katamazsak 5 sene sonra hiç konuşamayız, çünkü ilgisi kalmayacak, daha da marjinalleşecek. Şimdi senin soruna gelince; evet, bence Gülen bir şeyler yapabilirdi. Hareket içinde ciddi sayıda yazıp çizen, YouTube odasında konuşan kişi bunu sorguladı, "Neden ölmeden bir şey yapmadı?" diye. Şimdi benim bu konuda bazı fikirlerim var; bir tanesi şu: Gülen kendisiyle ilgili öyle bir imaj inşa etti ki buna esir kaldı. Yani işte "ben 9 yaşında her şeyi planladım, şöyle yaptım, böyle yaptım, şunu yaptım" gibi siz kendinizi bu kadar karizmatik gösterirseniz... Kamuoyunun bilmediği ama 17 Aralık'tan itibaren cemaat içine verdiği mesajlar; "İşte hareketin bir kaşığını bile geri alacağım hükümetten, şöyle yapacağım, kaçacaklar..." Siz o kadar büyük açtınız ki oyunu, bunun arkasından bunu demeniz çok zor. Yani öyle bir şey yapması Gülen'in, politik harakiri yapması gibi bir şeydi. Yani kendinden vazgeçmesi, kenara çekilmesi gibi bir şey olurdu; buna yanaşmadı. Benim kişisel bir kanaatim de şu: Gülen'in seküler politik açıdan bakarsak genelde sorunlarla yüzleşmediğini düşünüyorum eskiden beri. Yani Gülen'in hayatına bakarsanız inisiyatif aldığı konulardaki sorunlarla çok yüzleşme temayülü yok. Dolayısıyla yani kendi inşa ettiği o görkemli, işte geleceği gören, her planları yapan, A-Z planını yapan ve kamuoyunun bilmediği ama cemaat içinde harcanan işte seçilmişlik, Gülen'in mistik taraflarına ait şeyler falan filan onu yıkamadı. Kaldı orada. Tabiri caizse yani bu kadar laf kalabalığını halka söylersek gurur, yani kendi inşa ettiği o gururun üstesinden çıkamadığını düşünüyorum. Dolayısıyla buna izin vermedi. İkinci bir faktör de şu: Biliyorsunuz Gülenizmin en zayıf tarafı ki kanaatimce hükümet bunu 2000'lerin ortasında keşfetti; bu, yalnız odada yaşayan, aracılar üzerinden dünyayı anlayan birisi Gülen. Yani halka karışan... Mesela Papa halka karışır, peygamberler halka karışır. Futbolcular halka karışır. Haaland halka karışır. Değil mi? Yani mesela hepimiz halka karışan biriyiz. Gülen, halka karışmayan, ona gelen aracılar üzerinden dünyayla konuşan biri olduğu için belki de 15 Temmuz'dan sonra aracılar onu tekrar etkilemiş olabilir. Şöyle bir örnek vereyim: 15 Temmuz'dan sonraki sabah Gülen uluslararası medyaya yaptığı açıklamada, "Öbür binadan dostlarım uyardı. Bu binaya geçtim." diyor. Belki kamuoyu kaçırdı bu ayrıntıyı. Bu çok önemli bir ayrıntı. Orada aslında Gülen şuna inandırılmış: ‘‘Hulusi Akar bu binadan bu binaya geçmenizi istedi.’’ Yani 15 Temmuz'dan sonra bile Gülen kafasında ona bilgi aktaran kişilerin referanslarıyla konuşuyor. Dolayısıyla onun etrafındaki kitle onu tekrar o şoktan çıkarıp işte ‘‘işler yoluna girecek, şöyle olacak, Erdoğan böyle gidecek,’’ ona ikna etmiş olabilir. Fakat burada bir şey söylemek isterim Ruşen Çakır, önemli. Bunlar benim fikrim olmakla birlikte bunu söylemeyi bir kadirşinaslık bilirim. Cemaat içinde 60 yaş üstüne ulaşmış, aslında eleştirel ancak eleştirirse ekonomik nedenlerle veya dışlanacağı için bazı tabiri caizse eski tüfek cemaatçilerden duyduğum, itibar ettiğim bir spekülasyon da, burada spekülasyon olduğunu teslim ederek söylemek isterim; buna göre aslında Gülen bazı çıkışlar yapmak istedi, engellendi. Yani böyle bir spekülasyon da var. Nitekim ölümünden önce yazdığı bazı yazıların satır aralarında bunun işaretleri var. Yani işte kandırıldık, şöyle oldu, böyle oldu... Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum ama sadece şunu söylemek isterim, yani duyduğum için bunu aktarmayı görev biliyorum. En azından balans için de bir şey söylemek için... Yani hareket içinde hareketi bildiğini ve bu konuda neden bunu speküle etsin ki diyeceğim, güveneceğimiz insanlar aslında Gülen'in bir çıkış yapmak istediğini, bir şeyleri düzeltmek için en azından zihni bazı hazırlıklar yaptığı, hatta bazılarını not aldığı falan ama etrafındakilerin bunu bir şekilde boğduğunu, böyle bir spekülasyon da var ama sonuçta maalesef Gülen, hareketi etkileyebilecek en üst düzey meşruiyete sahip tek kişiydi ve ölümden sonra bunun asla yerine ikame edilemeyeceğini bildiği halde bu çıkışı yapmadı ve bir tür hareketi labirent içinde bırakarak öldü maalesef.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sorayım. Şimdi fesih; ortada bir heyet var, bir merkez var ve onların hiçbir şeyden vazgeçmeye niyetleri yok. Dolayısıyla merkezi anlamda bir fesih söz konusu olamayacak. Öyle gözüküyor. Ama şey diyen, hani Deniz Göktaş'ın Kılıçdaroğlu'na dediği gibi "salın bizi" diye bekleyen çok insan var. Nasıl bir çıkış olabilir?
Gökhan Bacık: Şimdi ben hâlâ aslında devlet isterse cemaat yönetimini fesih masasına getirebileceğini düşünüyorum. Bunu bir kere not edeyim. Ama diyelim ki fesih olmayacak artık, o zaman evet, Deniz Göktaş modeli, sen mantığı iyi anlamışsın. Yani şöyle, ortada bir cemaat var. Bunlar bu konuda ilerlemek istiyorlar. Tamam. Devlet de, "Siz böyle yaptığınız sürece biz sizinle kavga etmek istiyoruz." diyor. Bir grup da aynen Deniz Göktaş'ın Kılıçdaroğlu'na dediği gibi, "salın bizi" diyor. O zaman devlet şunu yapabilir: Bir platform oluşturulmasına izin verebilir. Denir ki, ‘‘Ya arkadaş, burada bir cemaat var. Biz bununla mücadele ediyoruz. Bunlar da devletle mücadele ediyorlar.’’ Veya kendileri nasıl meşrulaştırıyorsa ben terminolojiye girmek istemiyorum. Ama ortada da bir grup insan var. Madem fesih de olmuyor, devlet affa da katmıyor; o zaman şunu yapabilir devlet: Bu kavgadan bunalmış kişilere safe exit, güvenli ve onurlu bir çıkış. Denilir ki, ‘‘bir legal platform inşa ediyoruz.’’ Yani platform derken fiziksel değil, ‘‘Bir legal tanım yapıyoruz. Bu tanıma göre davranacak kişiler bu kavganın dışında kabul edilecektir.’’ Bilmem ifade edebildim mi? Öbür türlü yani bu kavga belli ki devam edecek. Çünkü dediğim gibi bu kavga, yani şöyle söyleyeyim, bu kavga cemaat elitlerinin arayıp bulamadığı, yani bana sorarsan cemaati bugün ayakta tutan dinamizmin %80'i bu kavgadan geliyor elitlerin. Öbür taraftan bu hareket, bu politik siyasetiyle, bu politik taktikleriyle Türkiye'deki iktidar için bulunmaz bir fırsat. Yani şöyle düşünün: Bu hareket üzerinden her şeyi yapabilirsiniz, her şeyi güvenlikleştirebilirsiniz. O zaman bu aradaki insanlar; bunun içinde aydınlar var, akademisyenler var, iş adamları var, benim görüştüğüm pek çok sayıda insan var, bu insanlara tek kalan alternatif ya itirafçı olmak yahut dünyanın bir tarafında kendini unutturmak. Bu böyle gider, bak açık söylüyorum. Ama devlet şunu yapabilir: Devlet demek her zaman bir çözüm bulabilen, her şeyi meşrulaştırabilen, bu yeteneği olan, yani devletin elinde sihirli bir sopa vardır tabiri caizse, Weberyan konuşursak. O zaman devlet der ki: "Bir platform tanımlıyorum. Bunun yasal kuralları belirlenir ve bu platform, yani bu legal süreçten geçenler bu kavgadan çıkmış sayılır." İşte bunlarla ilgili devlet tedbir alır. Ne bileyim, kafasında bazı soru işaretleri varsa bununla ilgili ileriye dönük tedbir alır. Eğer bu da olmazsa Ruşen Çakır, bu kavga devam eder. Yani 10 yıldır devam etti, hatta 17 Aralık'tan başlarsak 13 yıl devam etti; devam eder. Bu kavga cemaat elitlerini yaşatır. Cemaat elitlerinin bu şekilde kavgası da dediğim gibi iktidar için bulunmaz bir manivela oluşturur. Bu arada bu kavganın artık parçası olmayan kişiler de ya itirafçı olmak zorunda, bu da makul değil. Devlet insanları itirafçılığa... Bu çalışmayan bir sistem. Yahut bu kişiler dünyanın değişik yerinde kendini unutturabilir. İkinci söyleyeceğim de şudur yeri gelmişken: Eğer bu da yapılmıyorsa da devletin artık bu hareketin devletle olan ilişkisinin, hikayesinin dışındaki cemaat veyahut cemaatten kopsun, cemaat içinde olmuş insanların çocuklarıyla ilgili bir strateji uygulaması gerekiyor. Yani mesela benim diyelim ki kızım veya falanın kızı; bu insanlar burada kendi işlerini kurdular, kendi hayatlarını kurdular. Bu kavgaya girmelerinin anlamı yok. Yani devlet burada devlete yakışır bir tavırla bu sorunu çözemiyorsa bu çocuk... Burada şunu demek istemiyorum; yani bu çocuklar Türkiye'ye gelmek için kendini parçalamıyor. Ama burada şöyle ya da böyle Türkiye'de doğmuş yahut Türkiye vatandaşlığı taşıyan bir diaspora oluştu. Devletin kavgayı buraya götürmemesi gerekiyor. Bu insanlarla ilgili, bu insanların çocuklarıyla ilgili bir paradigma geliştirmesi gerekiyor. Yani bu kavgayı, Türkiye'deki cemaatçilerle AKP'nin kavgasını bu çocuklara aktarmanın hiçbir kimseye faydası yok. Yani biz oturup burada çocuklarımıza, anlaşılsın diye kendimden örnek veriyorum, Türkiye'yi kötülemiyoruz. Yani işte hükümet... Bu kavgalara sokmuyoruz. "İşinize bakın, iyi insan olun, okuyun." diyoruz. Dolayısıyla burada ben, toparlarsak, fesihin hâlâ bir çözüm olabileceğini, yani devletin isterse cemaati bu masaya oturtabileceğini, cemaatin de... Şimdi PKK feshinde şunu talep etmiyor ki devlet Kürtlere: "Bütün siyasi geçmişinizi yok edin." Fesih şu demek: Devletin meşru göreceği bir şekilde yeniden nasıl dönülebilir? Yani bu yapıyı devlet meşru görmüyor. Tamam, bunu feshettik; bu insanlar ne yapacak? Yani diyelim ki fesih oldu, bu insanlar topluma entegre oldu. Nasıl sivil toplum kurumu açabilirler? Yani bu insanları yokluğa mahkum etmek değil fesih, bunun iyi anlaşılması gerekiyor. İkincisi de eğer fesih olmuyorsa, önemli olduğu için tekrar ediyorum, devlet legal ve politik bir platform kurar. Bu platformun içinden giden insanların bu kavganın safe dışına çıktığı varsayılır. Böylelikle bu kavgadan bıkanlar, parçası olmak istemeyenler, parçası olmak istemediği halde... Ya düşünün siz bir terzisiniz, gelmişsiniz buraya, bu kavgadan bıkmışsınız ama çıkış yolu olmadığı için hiçbir şey yapamıyorsunuz. Böyle insanlar var. Bunlara dolayısıyla bir legal platform. Bunun örnekleri var. Yani barış süreçleri var biliyorsunuz siyaset biliminde dünyada; işte Kürt meselesi, etnik azınlıklar, böyle modellere girilmiştir. Devlet bir platform var eder, bunu kabul eden insanlar artık bu kavganın dışına çıkarılır. Yani isteyen kalır kavgaya devam eder, isteyen çıkar. Üçüncüsü de bu konuda söylediğim gibi devletin bu kavganın çocuklara ulaşması ne devlet için faydalı... Yani benim çocuğum normal Türkiye toplumunun bir parçası, Türkiye'ye gidip gelebilen, Türkiye'yi seven; böyle bir şekilde yetişmesi gerekiyor. Bu kavganın bir alt jenerasyona sayısı az bile olsa götürülmesinin ne bu kitleye faydası var ne devlete faydası var. Dolayısıyla burada bence devlet isterse bunu çözebilir. Burada şunu da tekrar söyleyeyim: Genelde bu tip çözümlerde devletin inisiyatif alması beklenir. Yani devletin adım atması beklenir. Devlet isterse olur. Eğer devlet bu konuda hiçbir sinyal vermezse karşı taraftan bunu bekleyemeyiz; velev ki cemaat bile olsa. Dolayısıyla bence burada biraz devletin bu konuda bu "ya itirafçı olun ya kökünüzü kazırız" mantığının dışında da aklına bir şeyin geldiğini söylemesi gerekiyor. Söylemezse şöyle olur: Dediğim gibi insanlar kendini unutturur, hayatlarına devam eder, biz seninle program yaparız; ama bu sorun çözülmemiş olur.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Gökhan. Çok doyurucu oldu. Eksik olma. Çok sağ ol.
Gökhan Bacık: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, 15 Temmuz'un 10. yılında Fethullahçı hareketin durumunu ve muhtemel geleceğini Siyaset Bilimci Profesör Gökhan Bacık'la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
18.07.2026 Kandil izlenimleri (1): Cümleler Öcalan ile başlıyor Öcalan ile bitiyor
17.07.2026 Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”
17.07.2026 "Yeni Parti" yeni olabilecek mi?
16.07.2026 Bitmek bilmez "FETÖ'nün siyasi ayağı" tartışmaları
15.07.2026 Prof. Gökhan Bacık ile söyleşi: 15 Temmuz’un 10. yılında Fethullahçılığın durumu ve muhtemel geleceği
15.07.2026 Fethullah Gülen'den geriye neler kaldı?
14.07.2026 Türkiye’nin Gidişatı (22): Ahbap olayı | NATO Zirvesi | 15 Temmuz’un 10. yılı | Deniz Göktaş’ın tutuklanması
14.07.2026 Özgür Özel'in enerjisi
13.07.2026 Özgecan Özgenç ile söyleşi: Tüm yönleriyle Özgür Özel’in yurt gezileri
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı