Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile 31 Mart yerel seçimleri üzerine söyleşi

07.03.2019 medyascope.tv

7 Mart 2019’da medyascope.tv'de Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile yaptığımız söyleşiyi yayına Şükran Şençekiçer ve Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler! Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu konuğumuz. Hoşgeldiniz Temel Bey!
Temel Karamollaoğlu: Hoşbulduk Ruşen Bey!

Bir kere daha ağırlamıştık sizi burada.
Karamollaoğlu: Evet, teşekkür ederiz.

31 Mart mâlum konumuz, ama sanki Saadet Partisi 24 Haziran’daki kadar dikkat çekmiyor. Hemen böyle sert bir soruyla başlayayım!
Karamollaoğlu: Öyle mi? Hayır, bende de uyanan kanaat sanki bu seçimde –evet, bir kutuplaşma meydana getirmeye çalışıyorlar da– ben daha müspet bir kanaat doğduğunu düşünüyorum bize karşı. Yani geçen seferle mukayese edilemeyecek kadar fazla bir ilgi var. Bu sefer bunun sandığa doğrudan doğruya yansıyacağını ümit ediyorum. Bize karşı Cumhurbaşkanı’nın tavrının giderek sertleşmesi, bizden bahsetmesi bunun en açık delili. Yoksa niye bahsetsin?

Daha önce pek bahsetmiyordu değil mi?
Karamollaoğlu: Pek değil, hiç bahsetmiyordu ki; oruç tutuyordu, Saadet Partisi’ni ağzına almıyordu hiç!

Bir de dikkatimi çekti: Meral Akşener’i de pek anmıyordu; onu da anmaya başladı sert bir şekilde.
Karamollaoğlu: Şöyle; bir ittifak var orada. O ittifaktan dolayı da hem Kemal Kılıçdaroğlu’nu hem Meral Akşener’i ister istemez gündeme alıyor; çünkü kendileri de bir ittifak içindeler, onlar da bir ittifak içindeler. Bizi zorla bir ittifakın içindeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar, ama yani biz de dedik ki: “Sağır sultan duydu bizimkiler duymadı.” Yani böyle bir mantık olur mu? Türkiye’nin her yerinde seçime giren tek parti olacaksın, iktidar partisi bunu yapamayacak ve size diyecek ki: “Siz ittifak içindesiniz.” Bu ne biçim ittifak?

Hakikaten her yerde seçime giriyor musunuz?
Karamollaoğlu: Giriyoruz.

İlçeler bazında?
Karamollaoğlu: Beldeler bazında da giriyoruz.

İki tane benim bildiğim örnek var –belki daha fazladır– birisi Şanlıurfa’da, diğeri de Adıyaman’da sizin adaylarınızı diğer bazı partiler destekliyorlar, aday göstermiyorlar ya da…
Karamollaoğlu: Hayır, bazı yerlerde var. Şimdi seçmenin elbette bir tavrı var. Zaten ittifaklı olmak başka bir şey, biz Türkiye’deki 82 milyon insana hitap ediyoruz, 58 milyon seçmenin de oyuna talibiz. Onun için oralarda, yani Anadolu’da, özellikle de kırsal kesime gittikçe, orada farklı bir hava meydana geliyor, aileler öne çıkıyor ister istemez, yerine göre. Bazen kutuplaşmalar bazen ittifaklar meydana geliyor kendi içinde; ama, böyle parti bazında olan bir şey değil oradaki çalışmaların çoğu. Ama biz, “Türkiye’de prensip itibariyle her yerde seçime gireceğiz” dedik; belki bir iki yerde beldede vs. gecikme olmuş olabilir, bazısını iptal ettirdiler. Bizim mesela İstanbul’da Zeki Başaran, yani memur haklarının iadesinden faydalanma hakkına sahipti, dört tane dosyası vardı. Mahkemede üç dosyasını buldular, bir tanesini bulamadılar. Hâkim de “O da gelmezse olmaz” diyor; ama o bizim suçumuz değil ki, sizin suçunuz, bulun!

Neredendi?
Karamollaoğlu: Kendisi şu anda…

İstanbul’da?
Karamollaoğlu: İstanbul’da, ama ilçenin adını hatırlayamadım.

Peki, şeyi sorabilir miyim? 24 Haziran’a bir ittifakla girdiniz ve ertesi gün ittifak bitti.
Karamollaoğlu: Bitti. Zaten seçim ittifakıydı, tabii bir şeydi o.

Ama şimdi var olan, CHP’yle İYİ Parti’nin işbirliğine yine aynı ittifakın adıyla “Millet İttifakı” diyorlar ve hatta Cumhurbaşkanı’yla MHP Genel Başkanı buna “Millet değil zillet ittifakı” diyor. Şimdi bu sizi bir şekilde ilgilendiriyor mu? Rahatsız ediyor mu?
Karamollaoğlu: Bizi ilgilendirmiyor, ancak bu ifade siyasîlere yakışmıyor. Bizi zorla aynı ittifakın içindeymiş gibi, bizi değil başkalarını da koyarak fotoğraflar neşrediyorlar. Bu bir defa utanmazlık, ayıp bunu kim yapıyorsa. Birisi diyor ki: “Ben ittifakın içinde değilim, yokum”. Fotoğraflarını alıp da “Bunlar beraberdir” gibi bir hava estirmeye kalkmak hakikaten karaktersizlik. Ben orada şunu söylüyorum: Siyasette bu üslûbu kullananlar kendilerini tarif ediyor; bizi değil. “Kötü söz sahibine aittir” diye bizde bir darbımesel var. Siz kötü söz söylerseniz insanlar kim için o sözü söylediğine bakmaz; sizin yüzünüze bakar, “Bu laf bu adamın ağzından nasıl çıkıyor?” diye; çünkü o söz o adamı tarif eder. Bundan dolayı da biz aynı üslûpla da cevap veremeyiz. Bu, Türkiye’yi getirdikleri seviye. Ben de, “Ben o seviyeye düşmem, onlara cevap vermem, onlarla muhatap olmam” diyorum. Sonra, bizim derdimiz ne? Siyasetle ülkenin meseleleri; ülkenin siyasî partilerinin bu meseleleri çözmek için projeleri konuşulur. Siz bunu konuşacağınıza sürekli olarak “Tencere dibin kara, seninki benden kara” üslûbuyla giderseniz, neye göre karar verecek?

Peki, proje derken, bu seçimde sizin perspektifiniz, en iddialı olduğunuz şeyler nedir? Ne sunuyorsunuz? Bunları tanıttınız biliyorum, bir özetler misiniz?
Karamollaoğlu: Bugün bu mahalli idareler için de geçerli, ama mahalli idarelerde biraz daha teferruata girmek mümkün. Yani bizim için şu anda Türkiye’de –hani “Beka meselesi var” diyorlar ya– bize göre Türkiye’de şu anda bir beka meselesi yok. Kendi içlerinden de Sayın Yıldırım aynı şeyi söyledi, “Türkiye’nin beka meselesi yok” dedi o da. Ancak varsa veya Türkiye dışarıdan bir tehdit altındaysa bizim ilk yapmamız icap eden iş, birbirimizi kucaklamak. Çünkü içeride bütünlük sağlanmazsa dışarıya karşı direnç gösterilmez. Onun için bizim bir numaralı meselemiz, başından beri söylüyoruz; Türkiye’de biz birlik ve beraberliği sağlamak için kucaklaşmak mecburiyetindeyiz -kamplaşmak ve kutuplaşmak yerine. Hemen bunun ardından adalet mefhumu gelir, devlet adaletle kaimdir. Eğer siz adaleti kâmil manada tesis etmezseniz, adaletin zıtlığı zulümdür. Orada zulüm, “haksızlık var” manasına gelir. Hemen onun arkasından, devlette yönetime gelenler birilerine görev verirken liyâkate dikkat ederek görev vermeleri gerekir. Halbuki bugün tam zıddına döndü; siz parti kadrolarından birer belge imzalattırmazsanız devlette işe girmeniz mümkün değil. Liyâkatinize bakmıyor, açıkça da söylüyorlar.

Pardon, burada sözünüzü kestim; siz tabii benden çok daha eskisiniz, ama Türkiye’de ben kendimi bildim bileli kayırmacılık dile getirilir.
Karamollaoğlu: Her zaman vardı.

Bu seferki?
Karamollaoğlu: Bu seferki adeta sistemleşti. Maalesef Türkiye’de bu dediğiniz doğru, buna mümkün olduğu kadar, biz, şahsen ben iktidarda görevde bulunduğum zaman mümkün olduğu kadar uymamaya çalışırım, yani böyle bir baskıya dayanmamaya çalışırım. Çünkü ehliyet sizin için, siz bir adama görev veriyorsunuz, o adam görevini yaptığı zaman kimse “Bu adam iyi yaptı, bu adam kötü yaptı” demez; esas onu tayin edene bakarlar, onunla ilgili hüküm verirler. Yani liyâkat sahibi insanı göreve getirmek. Ha, tezkiri alır, herkes “Falancayı ben gönderiyorum” der, ben buna itiraz etmem; ama “İlle de bunu yapacaksın” denildiği zaman bu iş olmaz. Yani o diyorsa ki “Bak sen, falanca yerde –sözgelimi tornacı, şoför arıyorsun– bu adam bu işin ehlidir” diyorsa, ha, ben onun ehliyetine bakarım. Ama o, o konuda ehil değilse şahsen ben ona görev vermem, bugüne kadar yönetici olduğum zaman vermedim. Arkadaşlar “Biz bunu kendimiz yetiştiririz” diyorlar ama bu seferler partizanlık çıkınca ülkede huzur ortadan tamamiyle kaybolur, insanlar istemeden ikiyüzlü olmak mecburiyetini hisseder. Mesela şu anda FETÖ bir numaralı düşman, tamam, bundan 10 sene önce FETÖ’den bir belge almadan nerede kim işe girebiliyordu? Giremiyordu. Bunu kendileri yaşayarak gördüler.

Peki Temel Bey, bu ilk başta dile getirdiğiniz kardeşlik, kucaklaşma meselesine gelecek olursak; şöyle bir intiba var –ki ben de bu intibada olanlardanım–Cumhurbaşkanı Erdoğan özellikle seçim öncelerinde –ki sadece seçim öncelerinde değil ama– kutuplaşmayı bir strateji olarak tırmandırıyor. Siz de katılıyor musunuz?
Karamollaoğlu: Hayır! Ben bunun çok yanlış olduğu kanaatindeyim.

Hayır yani, bu tespite katılıyor musunuz?
Karamollaoğlu: Evet, tespite katılıyorum. O, genel bir politika olarak, “Ben kutuplaştırırsam, iktidar olduğum, elimde de bir güç olduğu için veya iktidara gelme ihtimali bende yüksek olduğu için insanlar istemeseler de benimle beraber olma ihtiyacı duyarlar”. Politikayı bunun üzerine inşa ediyorlar, bunun üzerine kutuplaştırıyorlar. Şimdi yavaş yavaş birileri dedi ki: “Bu iş böyle gitmiyor, insanlar artık inatlaşmaya başladı. Zorladın mı? Ben de senin zıddına hareket edeceğim” demeye başladılar, “Desteklemeyeceğim” demeye başladılar; çünkü kutuplaşma bazen işinize yarar, bazen de yaramaz. Adamın damarına basarsanız, hele de adamın problemlerini çözememişseniz, bu sizin işinize yaramaz. Çözmüşseniz, faydalı olabilir yerine göre. “Bu adam iş görüyor, bizim işimizi yapıyor. Ben kendisini tasvip etmiyorum ama bizim problemlerimizi de halletti. Gönlüm tam olmasa bile veriyorum oyumu” diyebiliyor, dedi de. Ama artık problemler o kadar büyüdü ki çözemiyor. Hiçbir konuda; ekonomi dahil, adalet mekanizması dahil, güvenlik dahil, dış politika dahil, eğitim dahil, hiçbir konuda artık, “Biz bu konuya bütünüyle hâkimiz ve biz bu konuyu çözdük, mükemmel hale getirdik” diyemiyorlar. Sağlıkta mesela başlangıçta büyük tasvip aldılar. SGK ve memur şeylerinin ortadan kalkması büyük bir rahatlık meydana getirdi; ama şimdi sağlık da problem olmaya başladı. Bu şehir hastaneleri insanları bezdirdi. Sonra yatırımlarda mesela öyle bir havaya girdiler ki; yatırımdaki insanlarda doğan kanaat şu: Sadece bir rant peşinde bunlar. Köprüler yapılıyor, tüneller yapılıyor. Şimdi ben, Avrasya Tüneli’nden geçiyoruz, sıkışık olduğumuz zaman mecburen geçiyoruz, fazla para ödeyip geçiyorsunuz: Bomboş! İki gün önce Bursa’ya gittik veya bir hafta önce, Osmangazi Köprüsü’nden geçtik: Bomboş! 103 lira yazıyor köprüden, 103 lira! Yahu, insanlar bu parayı öder mi? Bir de karşı taraftan gelirken bir otoyol kısmı var, 30 lira civarı da zannediyorum orada bir şey var. Haydi, 130 lira para! Peki ne oluyor? Siz o köprü yapılırken garanti vermişsiniz, “Şu kadar insan geçmez, şu kadar parayı cebinize bu işletmeden dolayı koyamazsanız, açığınızı ben kapatacağım” diyor devlet. Bu sefer Osmangazi Köprüsü’nden hiç geçmediğin halde sen de ödüyorsun.

Peki…
Karamollaoğlu: Millet bundan rahatsız, yani bu o kadar bârizleşti ki, her yerde benzer adımlar atılıyor.

Bu 24 Haziran öncesinde ekonomide bir şeylerin kötüye gitmekte olduğu yolunda birtakım işaretler vardı; ama 24 Haziran sonrasında özellikle kurlarla beraber patladı. Dolayısıyla bu seçimin sizce, gördüğünüz kadarıyla ana gündemi hakikaten ekonomi mi?
Karamollaoğlu: Bir numaralı mesele ekonomi. Çünkü insanların iktidar politikalarının kendilerine zarar verdiğini hissetmelerinden sonra reaksiyonlar artıyor; çünkü geçimini sağlayamıyor, ihtiyaçlarını gideremiyor. O zaman ister istemez tepki doğuyor. “Biz bu hükümeti niye iş başına getirdik? Bizim problemlerimizi çözsün diye”. Bunun tepki doğurmaması mümkün değil; pazara gidip alışveriş yapıyorsunuz. Ben sık dile getiriyorum, Cumhurbaşkanı 2002 seçimlerine giderken ekonomideki bir numaralı konusu çay ve simitti. Hep, “Sabah öğle akşam çay içse, simit yese dört kişilik bir aile asgari ücretle geçinemiyor” diyordu, bugün aynı durum. 16 yıl iktidarda bulunduktan sonra burada mesafe katedemediyseniz, vatandaş “Yeter ya! Sen çözemiyorsun,” diyor.

“Yeter ya!” diyor mu?
Karamollaoğlu: Büyük bir kesim diyor. Şimdi, niye kopuş var? Niye Sayın Cumhurbaşkanı anketlere güvenmiyor? Düne kadar güveniyordu, ama artık güvenmiyor. Niye? Çünkü anketler aynı anketler, artık oy kaybettiğini görüyor, kaybettiğini gördüğü için, “Ben güvenmiyorum” diyor, kazansa güvenecek.

Peki kime kaybediyor? Sizin gözlemleriniz, size gelen bilgiler ne yönde?
Karamollaoğlu: Biz bu konuda ciddi olarak söylüyorum, en çok teveccühün bize olduğu kanaatindeyim. Yani şundan dolayı, bunu kendimize bir pay çıkarmak için söylemiyorum; biz ülkenin problemini ortaya koyuyor, çözüm yollarını da söylüyoruz. Ekonomi nasıl düzelir? Para yok, pul yok. Çok açık söylediğimiz şu: Bütçenin dibinde birkaç tane delik var. İki diyordum ama bir üçüncüsünü de ekledim sonradan. Deliklerden birisi yolsuzluk, gelen para gidiyor. Bir tanesi israf, gelen para gidiyor. Üçüncüsü ise borçlanma neticesinde müthiş bir faiz gideri var. Uçuyor. Üçü bu sene bütçeden 117 milyar lira faiz gideri ödenecek. Siz bunları biriktirdiğiniz zaman bütçede tahmin edemeyeceğiniz kadar, bunun önünü keserseniz büyük bir meblağ doğar. Ne yapacaksınız bunu? İki yol söylüyoruz biz: Bir, çiftçinin tarlasını ekip biçip ürün elde ettiği zaman onun da karnını doyuracak bir kazanca sahip olmasını istiyoruz. Sadece karnını doyurması değil; ihtiyaçlarını karşılaması. Çünkü çiftçi ekip biçtiğinde, bir ameliye yaptığında, sene sonunda karnını doyuracak, geçimini sağlayacak bir kazanç temin etmezse işi bırakır. Onun için iki milyon hektar arazi ekilmiyor. Tarım Bakanı kendisi söylüyor, “Bunu tarıma kazandıracağız” diyor. Nasıl kazandıracaksın? İşler o kadar basit ki, kendileri iş başındayken bir tarım kanunu çıkardılar, 2006’ydı galiba, hatırlamıyorum. Kendileri, “Biz bundan sonra bütçede tarıma destek için milli gelirin yüzde 1’inden daha az bir meblağ ayırmayacağız, ayıramayız zaten kanun var” dediler. Bizim milli gelirimiz 4,5 trilyon, yüzde 1’i 45 milyar eder, bütçeye koydukları bu sene 16 milyar. 45 milyar nerede 16 milyar nerede? Bunun ötesinde bir desteğe ihtiyacı var çiftçinin. Onu vermediği gibi “Üçte birini vereceğim” diyor. O zaman çiftçi ekip biçmez, zararına kim iş yapar? İkincisi, biz bütün yatırımları üretime dönük yapacağız. Bundan sonra elimizde biriken ne varsa, nereden tasarruf edersek; yolsuzluktan tasarruf ettik, israftan tasarruf ettik, faizi önledik aldık, bunların tamamını üretime dönük yatırımlara tahsis edeceğiz. Türkiye gibi bir ülkede, kalkınmakta olan bir ülkede, biz kalkınıyor muyuz geriliyor muyuz? O da belli değil, hesaplar ise kalkınıyormuşuz gibi gösteriliyor; ama aslında bizim işsizliğimiz artıyor, borcumuz artıyor, sıkıntının içine giriyoruz, borç bulamıyoruz, kimse bize borç vermiyor, Türkiye’de üretime dönük yeni yatırımlar yapılmıyor… Bu ne manaya geliyor? Biz aslında köprüler yaparak, yolları inşa ederek, yüksek binalar dikerek bir ülkenin “kalkınıyoruz” demesi sadece boş laf olur. Bakın Türkiye’de neredeyse her il ve ilçede valilik binaları yıkıldı yenileri yapıldı; bazıları tarihî olduğu için duruyor ama yenisi yapıldı. Belediye binaları yıkıldı yenileri yapıldı, bütün adlî saraylar, İstanbul’da Avrupa’nın en büyük adliye sarayına sahibiz. Adaletin olmadığı bir yerde saray kuruyorsunuz, adını da adalet sarayı koyuyorsunuz. Bu kalkınmanın işareti olur mu Allah aşkına ya? Şimdi bunlar ülkeyi kalkındırmaz, güçlendirmez, üzerinden vasıtaların geçmediği köprüyü inşa etmek kime ne sağlar?

Peki Temel Bey, biraz seçime dönelim…
Karamollaoğlu: İşte seçim burada! Biz, başka partilerden farklı olarak biz sürekli bu konuları işliyoruz. Kısır çekişmeler bizi… yani gerekirse hiç cevap vermiyoruz, gerekirse iki cümle ediyoruz.

Bayağı uğraşıyorlar ama sizinle!
Karamollaoğlu: Uğraşıyorlar.

Benim üzerimden bile size vurmaya kalktılar.
Karamollaoğlu: Öyle mi?

Erbakan Ödülü’nden dolayı...
Karamollaoğlu: Sadece sizi değil; sizi de, Abdullah Bey’i de eleştirdiler geldi diye. Ama orada komisyon kurdu arkadaşlarımız. Hakikaten kendi mesleklerinde belli bir merhale katedenlere bir şey verelim. Bu ille de bizimle her noktada aynı düşünceyi paylaşan insan olsun istemedik zaten.

Hayır, bir de yani orada benim Erbakan Hoca ile kişisel hukukumu da tabii…
Karamollaoğlu: Tabii tabii, elbette o da var.

Neyse. Abdullah Gül dediniz. Yeni partiler deniyor. Sizin kulağınız deliktir.
Karamollaoğlu: Bizim hepimizin kulağı delik.

İki parti birden söyleniyor.
Karamollaoğlu: Bizim kulağımız hep delik de bir şey duymuyoruz, işe gelmeyince şimdi. Yani bunlar söyleniyor. Benim bu söylentinin dışında hiçbir bilgim yok. Ne Sayın Gül’le, ne Davutoğlu ile bu konuyu hiç görüşmedim.

Babacan da var.
Karamollaoğlu: Babacan’la da yani bu konuyu hiç görüşmedim. Ben sadece son zamanlarda birkaç kişiyi, bu arkadaşlar da dahil, bizim Erbakan haftasına davet ettim. Yani gelirlerse hatıralarını aktarırlar diye. Onlar da, “Siyasî ortam şu anda pek müsait değil” dediler.

Peki böyle bir parti arayışlarının karşılığı var mı sizce?
Karamollaoğlu: Bence yok Türkiye’de, şu anda buna ihtiyaç yok. Onun için de biz şunu söyledik, çok açık, net. Bizim kapımız herkese açık. Yani bizim bir bunu latife olsun diye de söylüyoruz, devlet bir etkin pişmanlık yasası çıkardı, biz de “Etkin pişmanlık kuralımız var” diyoruz. Yani herkes hata yapabilir, herkes süreç içinde birtakım farklı davranışlarda bulunabilir, farklı tercihlerde bulunabilir. Ama gelinen noktada, “Yahu biz bunlara teşebbüs ettik, istediğimiz neticeyi alamadık, beraber çalışmaya razıyız” denildiği zaman bizim kapımız herkese açık. Ama biz öyle pazarlık yapmayız. Bizim prensiplerimiz belli. Bu prensiplerden kesinlikle taviz vermeyiz, bunu da belirttik.

Peki bu Fatih Erbakan’ın kurduğu ya da kurmakta olduğu parti…
Karamollaoğlu: Henüz bir şey yapılmadı. Bir parti kurdular. Yalnız isimden dolayı bir takıldı. Çünkü eski bir partiyi…

Kapanan parti…
Karamollaoğlu: Kapananın ismini alamaz diye. Yani ben ümit ederim ki onlar da vazgeçerler. Çünkü yani bir isim artık insanları tatmin etmiyor. Yani Erbakan Hoca Saadet Partisi’nin genel başkanı olarak hayata gözlerini yumdu. Saadet Partisi, Erbakan Hocamızın Milli Görüş prensipleri üzerine inşa ettiği bir parti. Biz Milli Görüş prensiplerinden hiç ayrılmadık, taviz vermedik. Bunlar ortadayken birileri çıkar “Babamdan miras kaldı” gibi bir havaya girerse, bu doğru olmaz. Bunu ümit ediyorum ki kendileri de görecekler. Ama vazgeçerler mi geçmezler mi, ben bir şey diyemiyorum. Biz bu yolda yürümeye devam edeceğiz.

Seçime sonra döneceğim de bir şeyi sormak istiyorum, bu sizin camianızın kanalı TV5’te yaşanan bir olay, Alper Taş’la, mâlum, CHP Beyoğlu adayı, yapılan bir röportajın kaldırılması ve onun ardından da sunucu olan Çağlar Cilara’nın ayrılması ve bayağı bir Saadet Partisi’ne ilgi duyan, dışarıdan kesimler çok hayalkırıklığı dile getirdiler.
Karamollaoğlu: Bakın burada şöyle bir durum var: Biz toplumumuzdaki ahlâkî ve manevî değerlere önem veren bir partiyiz. Bizim yani bir ülke ayağa kalkacaksa Erbakan Hocamızın da baştan beri söylediği; bir, ahlâkî ve manevî değerlerin ihyası gerekir. Sonra maddi kalkınma, ağır sanayi hamlesinin yapılması gerekir. Son olarak da bir şahsiyetli dış politika oluşturulup işlenmesi gerekir ki biz hem ülkemizi kalkındıralım, yaşanabilir bir ülke haline getirelim, hem de dünyada barış ve huzurun tesisi için üzerimize düşen vazifeyi yapalım. Bu noktada bir hassasiyet var bizim toplumumuzda. Bu hassasiyetleri biz ihmal edemeyiz. Bu meseleler ileride oturulup konuşulur, tartışılabilir. Ama ben size şunu söyleyeyim: Bundan dolayı bazı kesimler farklı bir kanaate gelmiş olabilirler. Şu anda da bunu burada birkaç dakikanın içinde halletmem mümkün değil. Dünyada farklı bir gelişme var. Temelde bütün dünyada, bakın bu şey için böyle, bizim için söylemiyorum, özellikle kapitalist ülkelerde aileme mefhumu tahrip ediliyor. Aile ortadan kaldırılıyor. Aileyi ortadan kaldırdığınız zaman toplum yok olur, çöker. Bunu ne için söyledim? Yani bir kademe daha ileriye giderek, şimdi cinsiyetsizlik getiriliyor. Kimsenin nüfusunda, pasaportunda cinsiyeti yazmayacak. Sonra, eşcinseller evlenecek. Sonra, çocuk edinebilecekler. Yahu aile dediğin çocuk üretir, çocuk yetişir. Şimdi ben bu teferruata girdiğim zaman işin içinden çıkamayız. Onun için aile mefhumu planlı bir tarzda ortadan kaldırılıyor. Bakın Avrupa’da bu kanunlar hep geçti. Ne medyada tartışıldı, ne meclislerde. Dikkat edin, birisi bunları hazırlıyor, getiriyor, tartışılmadan geçiyor bunlar. Biz bunun karşısında uyanık olmak mecburiyetindeyiz. Onun için zaman içinde gelir, oturulur. Biz ne ile karşı karşıyayız…

Zamanı değil diyorsunuz.
Karamollaoğlu: Değil. Çünkü bu bambaşka bir iş. Burada yani çok basit bir tarzda bir şeye karşı olup olmamak değil. Yani toplumun değerleri önemli. Bak Rusya, komünist bir ülke. Putin dedi ki ben böyle saçmalığa razı değilim dedi, kesti attı. Müzakeresini bile yapmam dedi. Yahu komünist Rusya bunu yapıyor. Onun için aile mefhumu, bunu hiç unutmayın, aile mefhumu toplumun çekirdeğidir. Aile tahrip olduğu zaman biz hayvanlar âlemine döneriz.

Neyse.
Karamollaoğlu: Yani kusura bakma, ben açmadım siz açtınız. Onun için burada bizim Türkiye’de genelde bu konuda hassasiyet var.

Onun farkındayım da insanlar sanki bu arada geçen siyasî yakınlaşmalardan falan sonra bunların geride kaldığını sanmışlar demek ki.
Karamollaoğlu: Şimdi bazı konular var ki bakın, biz, adalet temel ilkemizdir. Bundan hiç taviz vermeyiz. Biz insan haklarına da önem veririz. Herkes inandığı gibi yaşar. Buna da önem veririz. Biz toplumun kucaklaşmasından yanayız. Biz sosyal adaletten de, gelir dağılımındaki adaletten de yanayız. Ama siz bunların içinde sadece bir konuyu getirip bütün bu dediklerimizi onun üzerinden müzakere etmeye kalkarsanız o zaman olmaz.

Tamam.
Karamollaoğlu: Çünkü bu yani ayrı bir konu.

Evet… seçime dönelim en iyisi. Saadet Partisi nerelerde özel olarak iddialı? Mesela Şanlıurfa’da bayağı iddialısınız galiba.
Karamollaoğlu: Şimdi ben size burada bir şey söyleyeyim. Seçim kararı alındı, ocak başından itibaren seçim dönemine girdik. Bizim, şahsen benim de, teşkilat olarak da aldığımız iki karar oldu. 1) Biz bu seçimlere her yerde kazanmak üzere gireceğiz. Bundan dolayı da yani biz her yerde kazanmak için çalışacağız; 2) Bunu sağlayabilmek için de ille de kendi parti kadrolarımızın içinden aday çıkarmamız gerekmez. Biz, bizim dürüstlük prensiplerimizi benimseyen; bizim, biliyorsunuz işte, sloganımız: “Cepsiz ceket, dürüst başkan, dürüst yönetim”. Buna uyacak herkesle birlikte çalışabiliriz. Bu sebeple de karşımıza bizim parti kadrolarımızın dışında insanlar çıktı. Onlardan da bu uyum sağlandığına kanaat getirdiysek aday gösterdik. Dışarıdan bakanlar işte falanca şu, şu, şu, sekiz, on yerde bizi şanslı görüyor. Ama biz her yerde, bunu tekrar söylüyorum, hiç taviz vermeden seçimi kazanmak üzere çalışıyoruz. Bunu da taban tarafından, teşkilatlarımız tarafından bunun benimsenmiş olmasına da şahit oluyorum. Bu da beni memnun ediyor. Hiç olmaz zannedilen yerlerde kazanmak için çalışıyor bizim adaylarımız.

Dışarıdan isimler dediniz. Tabii hemen İdris Naim Şahin’i soracağım. Herhalde herkes size bunu soruyordur.
Karamollaoğlu: Tabii, yoo yani İdris Naim Bey Ordu’nun, bizim teşkilat dahil hakikaten genel olarak istediği, tasvip ettiği bir insan. Uzun zaman AK Parti’nin içinde görev yapmış. Bir nokta gelmiş, bir uyuşmazlık çıkmış, adam dünyanın en kötü adamı ilan edilmeye kalkıldı. Ya, el insaf! Yani birazcık insanlar, bunu Tayyip Bey çok sık tekrarlıyor. Adam kalmayacak. Diyor ki: “Trenden inen bir daha binemez”. Bir gün görecek ki trende adam kalmamış. Zaten niye binsin o trene, o tren insanları belli bir hedefe götürmüyorsa. Ya boş trene biner miyim ya? Beni hedefe götürmeyecek, problemimi çözmeyecek bir yere girer miyim? Onun için trenden inen dediği, yani kendisinden ayrılan herkes kötü. Hiç içinde bir tane iyi insan yok. El insaf, el insaf!

Ama onun bakanlığı döneminde biliyorsunuz muhalefet çevreleri de kendisiyle…
Karamollaoğlu: Tamam, olabilir. Yok biz ama başka bir ben çok açık net olarak dedim. Bu kimseyi incitmek için de söylemiyorum. Dedim ya, biz, etkin pişmanlık yasası diye bir yasa çıkardılar, biz de etkin pişmanlık kuralı diye bir kural koyduk. İnsanlar geçmişte farklı davranışlar sergilemiş olabilirler. Şimdi bizim prensiplerimiz içinde davranmaya karar veriyorlar. Biz de diyoruz ki gelin beraber çalışalım. Biz daha başka insanları da davet ettik. Gelenler oldu. Gelmeyenler oldu. Ama birçok yeni insan katıldı. Bizim mesela bir şey söyleyeyim. Hem de biraz latife olsun diye, benim hoşuma gitti. Denizli’ye gittik. Bizim büyükşehir belediye başkan adayımız kim? Süleyman Demirel. İsmi Süleyman Demirel. Çok aktif, çok cevval. Ben kazanacağım diyor. Bu ittifak falan meseleleri de çıkınca epeyce bir davulcu grubu toplamışlar. Mahallelere yaymışlar. Davul zurnayla “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin. Biz ittifak içinde değiliz, sağır sultan duydu, bizimkiler duymuyor”. Her tarafı dolaşıyorlar. Niye? İnsanlarda bir uyanıklık meydana gelsin, insanların dikkatini çekmek için bu yapılıyor. Bizim sosyal medyada, siz de takip ediyorsunuz, arkadaşlarımızın ortaya koyduğu performans herkes tarafından tasvip görüyor. Yani hayret de ediyor, yahu kim yapıyor? Siz de biliyorsunuz, bu parayla olan bir iş değil ki. Bu bir fikir. Bu fikir, düşünce. Bunu üretiyor arkadaşlarımız.

En son gönül işlerini koydunuz değil mi?
Karamollaoğlu: Gönül işlerini, şimdi orada da tabii bayağı iktidar bize destek verdi. Yani bir ihtimal var. Tayyip Bey bizi el altından belki de destekliyordur, yani başkası geleceğine bunlar gelse bizim için daha iyi olur diye. Niye diyorum bunu şimdi? Bunu biz işte sinemalarda koyduk. Filme geçilmeden bir buçuk iki dakika önce bizim bu filmimiz giriyor devreye. Bir bakan gitmiş. Tabii o filmi izlemiş. Arkasından da Saadet Partisi’nin amblemini görünce, “Olmaz böyle bir şey, kaldırın!” Ortalığı birbirine kattılar. Yani firma da demiş ki yok, biz anlaştık, bunu böylece devam ettireceğiz. Biz de dedik ki siz zora girmeyin, biz de iki üç gün sonra değişiriz. Yani yasaklandı kaldırılmış değil. Ama ne oldu? O tarihe kadar sadece dokuz yüz bin kişi o filmi izlerken, iki gün içinde on iki milyona çıktı izlenme.

Propagandası oldu.
Karamollaoğlu: Propagandasını yaptı. Onun için diyorum. Bazen öyle işler yapıyorlar ki bizim önümüz açılıyor.

Peki Temel Bey ne bekliyorsunuz 31 Mart gecesi ve 1 Nisan sabahı?
Karamollaoğlu: Valla biz şimdi dedim ya, hedefimizi hiç küçük tutmayız. Tahminlerde de bulunmayı ben doğru bulmuyorum. Biz çok büyük bir –inşallah– performans sergileyeceğiz. Anketler bizim bu performansı sergileyeceğimizi gösteriyor. Yükseliyor bu trend. Ve öyle ümit ediyorum ki insanlar bu anketlerde görülenden daha sıcak bir tavrın içindeler. Ama söyleyemiyorlar.

Peki ülke genelinde nasıl görüyorsunuz? Saadet Partisi’nin, ek olarak ülke genelinde nasıl bir…
Karamollaoğlu: Ülke geneli için söylüyorum zaten ben bunu, ülke geneli için söylüyorum. Biz yani bazı yerlerde neredeyse kesin gibi gözüküyor kazanacağımız; ama diğer yerlerde de kazanabilmek için büyük bir gayret var. Sürpriz olarak görülen birçok seçime şahit olacaksınız bu sefer. Ve ben tahmin bu noktada yürütmem. Çünkü biz her yerde seçimi kazanmak üzere seçime giriyoruz.

Peki tahminin, yani kaç belediye başkanlığı falan ötesinde, 1 Nisan’dan itibaren Türkiye nasıl bir yeni bir siyasî döneme girer sizce?
Karamollaoğlu: Tamam, bir defa şunu söyleyeyim. Ben ümit ediyorum ki bizim aldığımız oy nispeti büyük bir kesimi şaşırtacak ve memnun da edecek. Belli kesimleri de memnun etmeyecek. Ancak bu memnuniyet doğduktan sonra teveccüh artacak. O kanaatteyim. Ve bir de biz toplumun her kesimine hitap ediyoruz. Yani bugün muhafazakâr taban diye bilinen AK Parti tabanına da hitap ediyoruz. Biz sosyal demokrat tabana da, milliyetçi tabana da, Kürt vatandaşlarımıza da, Çerkesine de Lazına da, hepsine hitap ediyoruz. Ve her yerde de bir karşılık buluyoruz. Ne kadar olur? Seçim gösterecek bunu. Bunun üzerinde şimdiden oturup bir müzakereye girmeye gerek yok diye düşünüyorum. Bunun için bizim özellikle kısır çekişmelerin dışında kalıp, tamamen ülkenin problemlerine ve çözüm yollarına odaklanmamız bazıları için biraz sıkıcı gelebilir. “Yahu siz de yani hep durmadan proje diyorsunuz, işte şu politika diyorsunuz, bunu diyorsunuz, azıcık da neşelendiren bizi, kavgaya siz de girin”. Yok, bizim öyle bir niyetimiz yok.

Diğer muhalif partiler de pek girmiyor sanki kavgaya değil mi?
Karamollaoğlu: Girmiyorlar da, yine de Sayın Erdoğan zorluyor ve girme mecburiyetini bazen hissediyorlar. Ama biz her yerde hakikaten problemlerimiz var. Ha şimdi sizin sorunuza geliyorum, böyle başladık. Türkiye giderek yalnızlaşıyor. İçeride de sıkıntımız var. Yurt dışında da sıkıntımız var. Ekonomide, işsizlikte, borç stokunda hakikaten problemlerimiz büyük. Eğitim bir keşmekeşin içinde, vasıflı insan yetiştiremiyor. Adalet mekanizmasına güven kalmamış. Sağlık patinaj yapmaya başladı. Bütün bunlara baktığınız zaman hükümet bu işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyor. Kendisi şu intibaı doğurmaya çalışıyor: Bir beka sorunu var, eğer bize destek vermezseniz bu Türkiye için daha kötü olacak. Ben bunu tam tersini düşünüyorum. Millet bu sefer iktidara bir ders verecek, ortağı ile birlikte. Ciddi manada oy kaybedecekler ve bu sefer oturup düşünme ihtiyacını duyacaklar. Aslında Tayyip Bey yeniden bir balkon konuşması yapma ihtiyacını duyacak ve diyecek ki: “Aldık dersimizi, mesajı aldık. Bundan sonra böyle davranmayacağız”. Ha, ne kadar uygulamaya korlar? Huylu huyundan vazgeçmez. Bu arkadaşlarımız bugüne kadar uyguladıkları yatırım politikalarından vazgeçebilecekleri konusunda hiçbir kanaatim yok. Çünkü hiç teşebbüs etmediler. Sanayi diye bir şey bunların gündeminde yok. Biz diyorlar, ortamı hazırlarız, sanayici gelir, ister yatırım yapar, isterse yapmaz. Biz devlet olarak bu işin içinde yoğuz. Türkiye gibi kalkınmakta olan ülkelerde devlet böyle bir politika izlediği takdirde ülke kalkınamaz, sanayileşemez, problemlerini çözemez. Hele işsizlik gibi, borç batağı gibi, milli gelirin adil dağılımı gibi. Yani, olacak iş mi? 16 yıl sonra açlık sınırı ve simit hesabı aynen geçerli, aynen. Belli miktarda insan var. Birkaç yüz bin kişi, milyon değil. Bunlara yüksek seviyede ücret ödenebiliyor. Yüksek seviye dediğim, işte yoksulluk sınırı Türkiye’de şu anda 6600 lira civarında, böyle hesaplanıyor. Bunun üzerine maaş alan var. Geriye kalan? Geriye kalan bütün memurlar, öğretmeni, sağlık elemanları, polisi, jandarması, kim varsa, genel kitle yoksulluk sınırının altında. Yani ihtiyaçlarının bir kısmını karşılayamıyor. Yoksulluk sınırını devlet ölçüyor, TÜİK ölçüyor. Ben ölçmüyorum. Açlık sınırını da onlar ölçüyorlar. Aslında açlık sınırı iki bin liranın çok üstünde. TÜİK, ne hikmetse, bunlar iş başına geldikten sonra bu hesap metotlarını üç dört kere değiştirdiler. Hep milli geliri yüksek göstermek, bilmem işte açlık sınırını aşağıda tutmak için. Olmuyor, bununla çözemiyorsunuz. Çünkü insan yediğine içtiğine bakıyor. Şimdi sosyal medyada bir şey vardı, gitmiş adam dört tane patlıcan almış, bir kilodan fazla gelmiş. Gördünüz mü onu? Dördüncü patlıcanı bırak demişler. Diyor ki biz başka bir şey yapacaktık, ama bizi şimdi musakkaya mecbur ettiniz.

Temel Bey burada noktayı koyalım. Evet, çok iddialısınız. Sizi 24 Haziran’dan daha iddialı gördüm.
Karamollaoğlu: Eh öyle inşallah. Yani iddialıyız ve bu neticeyi de alacağımıza inanıyorum ben Allah’ın izniyle.

Bakacağız.
Karamollaoğlu: Sağolun.

Evet, Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu ile sohbet ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de çok teşekkürler. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
20.03.2019 Ekrem İmamoğlu sakinliği
20.03.2019 Transatlantik: Yeni Zelanda terör saldırısı, Kuzey Suriye’deki ABD askerleri & Cezayir’de yeni “Arap Baharı” mı?
19.03.2019 İktidarın Ankara paniği
18.03.2019 Yeni Zelanda terör saldırılarını yanlış anlamak
15.03.2019 Yeni Zelanda terör saldırısının anlamı
14.03.2019 Mansur Yavaş ile özel yayın
13.03.2019 Erdoğan’ın hedefinde neden Akşener var?
13.03.2019 Transatlantik: Brexit, AP’de Türkiye oylaması, Boeing krizi & ekonomik durgunluk ve yerel seçimler
12.03.2019 Beka ve ezan: Erdoğan’ın kutuplaştırma stratejisi geri mi tepiyor?
11.03.2019 BİM olayı
20.03.2019 Ekrem İmamoğlu sakinliği
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı