Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi

20.01.2026 medyascope.tv

20 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi Gülden Özdemir yayına hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. 27 Şubat 2025'te Abdullah Öcalan'ın manifestosu İstanbul'da Taksim'de bir otelde okundu. Birçok gazeteci gibi ben de oradaydım ve o manifestonun en çarpıcı bölümü şuydu: "Aşırı milliyetçi savruluşun zorunlu sonucu olan ulus devlet; federasyon, idare, özerklik ve kültüralist çözümler tarihsel toplum sosyolojisine cevap olmamaktadır." Yani Öcalan bağımsız bir Kürt devletini bir yana, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümleri reddetti ve bu bayağı bir etki yarattı. Tabii siyasi iktidarın hoşuna gitti ama Kürt çevrelerinde çok ciddi bir tartışmayı beraberinde getirdi. Özellikle yurt dışında Batı'da yerleşik olan birtakım gruplar, birtakım şahıslar – ki bunların bir kısmı geçmişte Öcalan'la beraber hareket etmiş, sonra ayrılmış kişiler – çok yoğun bir eleştiri kampanyasına başladılar. Sadece onlar değil, başka kişiler de. Ama burada Öcalan'ın ‘‘her türlü statü talebini artık istemiyoruz’’ demiş olması bir ihanet olarak tanımlandı. Öcalan iş birliği yapmakla suçlandı; işte MİT'in adamı olmak, şu bu bir yığın şey söylendi ve bütün bunlar yapılırken de en öne çıkan yer Suriye'ydi.
Suriye çünkü dört ülkeye dağılmış olan Kürtlerin en az sayıda olduğu ve yakın zamana kadar en az bilinen ülkeydi. Ama Suriye İç Savaşı ile beraber PKK çizgisindeki PYD ve YPG fırsatı iyi değerlendirip orada çok ciddi bir örgütlenmeye gitti. IŞİD'le mücadele ederek Batı'nın desteğini aldı ve çok geniş bir yeri kontrol etti. Bu yerlerin bazıları tamamen Arapların yaşadığı yerlerdi ama o konjonktürden yararlanarak çok güçlü bir yapılanmaya gitti ve kendini özerk olarak ilan eden bir yapı ortaya çıktı. Ve Öcalan'ın bu çıkışına itiraz edilirken en çok gösterilen yer Suriye'ydi. Ama bir diğer önemli husus da şu: Kürtlerin günümüzde Batı'dan, ABD'den, İsrail'den ama Avrupa'dan da güçlü bir destek aldığı ve önlerinin açıldığı tezi çok güçlü. Son dönemde İsrail desteğinin altı özellikle çizildi. Bu nereden hareketle? İsrail'in Hamas saldırısının karşısında bölgeyi yeniden dizayn etme ve hegemonik güç olma çabaları, Hizbullah'a yönelik ya da Yemen'deki saldırıları, doğrudan İran'a saldırması ve bütün bunları bu kişiler Kürtlerin hayrına bir gelişme olarak okudular. İlk Suriye, belki dağılması muhtemel İran'da da Kürtlerin bir statü elde edebileceğini, elde etmesinin hatta çok yakın olduğunu düşündüler ve bu anlamda Öcalan'ın bu çıkışını bir ihanet olarak gördüler.
Ve bu süreçte çok iyi biliyorum, değişik konularda yaptığımız yayınlarda ya da haberlerde haberler nedeniyle ya da yorumlar nedeniyle bu çevrelerin saldırılarına muhatap oldum. Ben oldum, Medyascope oldu ve bizi de bir tür Kürt milliyetçisi çevreler bu ihanetin parçası olmakla itham ettiler. Sanki böyle bir şeyi yapabilirmişiz gibi. Ve geldik bugüne, Suriye'ye. Suriye'de ne oldu? Hızlı bir şekilde bütün o konjonktürel olarak kazanılmış şeylerin hemen hemen hepsi kaybedildi. Zira o Kürt milliyetçilerinin çok bel bağladığı Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail başta olmak üzere uluslararası güçler Kürtlere destek vermediler. PYD'ye, YPG'ye ya da SDG'ye, artık hangisini tercih ederseniz, destek vermediler ve bir realite ile karşılaştık. Bu realite aslında Abdullah Öcalan'ın çizmeye çalıştığı bir realite. Bakın, Abdullah Öcalan devletin bilgisi dahilinde 2 Mayıs 2025'te bir telekonferans yapıyor. Bu sonradan medyaya da çıktı, görmüşsünüzdür. Ve bu telekonferanstaki muhataplarından birisi SDG'nin Dış İlişkiler Sorumlusu İlham Ahmed. Onunla önce Kürtçe sonra Türkçe konuşuyor ve orada bir yerde diyor ki: "Yeni dönem demokratik bir dönemdir. Bu yeni dönemde devlet yoktur. Biz Suriye'nin demokratik birliğini savunuyoruz. Biz demokratik bir anayasa istiyoruz. Eğer ülke demokratik olursa silah artık bir sorun olmaz."
Net bir şekilde, devlet yok. Yani o maddenin, 27 Şubat'taki maddenin Suriye için de geçerli olduğunu söyledi Öcalan. Ve daha sonra da devlet adına yapılan bazı açıklamalarda Öcalan'ın Suriye'ye, Suriye'deki SDG'ye bir şekilde mektup yazarak, mesaj yollayarak bu tür mesajlar verdiğini ancak Kandil'den bazı grupların buna rağmen SDG'yi yanlış yönlendirdiğini söylediler. Doğru mu yanlış mı bilmiyoruz. Çünkü Öcalan'ın mesajları, görüşme notları belli bir tarihten itibaren artık basına sızmıyor. Bu Kürt hareketinin özellikle Kandil'in bu konuda yaptığı, uyguladığı birtakım tedbirler sonucu oldu. Ve bilmiyoruz, Öcalan ne dedi? Tam olarak ne dedi? En son elimizde işte bu Mayıs’taki görüşme var. Daha sonraki bazı görüşmeler var. Ama Öcalan'ın sık sık şunu söylediğini biliyoruz, dün yayında da söyledim,: ‘‘İran, İsrail kapınızı çalar. Hep böyle yapmışlardır. Ama onların gazıyla — böyle demiyor ama ben öyle çevireyim — bir şey yapmayın, sonra ortada kalakalırsınız’’ anlamına gelecek değişik görüşmelerde muhataplarına söylediği böyle şeyler var. Nitekim böyle oldu.
Şimdi o Kürt milliyetçisi çevreler benim gördüğüm kadarıyla bir suskunluktalar. Kimi nasıl suçlayacaklar bilemiyorlar. Çünkü Öcalan'ı suçlamak kolay. Hatta YPG'yi, SDG'yi suçlamak da kolay; niye çatışmadınız, niye direnmediniz de diyebilirler. Ama esas burada eleştireceklerse esas muhatapları ABD, İsrail; o çok bel bağladıkları yapılar. Onlara pek bir şey diyemiyorlar. Öcalan'ın bu realiteyi, yani bir Kürt realitesi var, bir Kürdistan realitesi var, bir de bölgenin yeniden dizayn edildiği realitesi var ve bu realiteden hareketle artık Kürtlere ama özellikle de kendi hareketine — kendi hareketi derken PKK'yı ama aynı zamanda Suriye ve İran'daki yapılanmaları da kastediyorum — Batı'nın çok da fazla bel bağlamayacağını görmüş olmalı ki öteden beri yapmaya çalıştığı şeyi, Ankara'yla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile anlaşmayı bu sefer çok daha yoğun bir şekilde, çok daha coşkulu bir şekilde sahiplenmiş, onu anlıyoruz. Ve sanki dediği çıktı. Ona laf edenler, Kürt davasını sattığını söyleyenlerin Suriye örneğinden sonra söyleyecek neyi var açıkçası merak ediyorum. Nasıl olabilirdi? Suriye'de ne olabilirdi? Mesela çatışma. Çatışmanın sonucunda çok ağır faturalar herkes için olurdu ve bu faturanın Türkiye'ye yansımaları olurdu.
Geçen Halep'teki bir çatışmanın faturasının Türkiye'ye kesilebileceğini söyledim diye bana hem iktidar yanlıları hem de birtakım Türk milliyetçileri el birliğiyle saldırdılar. Ama biliyoruz ki Halep'teki çatışma belli bir yerde çok büyük kayıplara yol açmadan durduruldu. Ardından SDG'nin Fırat'ın doğusuna çekilmesi operasyonu da hiç kanlı olmadı. Birileri ama belli ki bunu istiyordu. Birileri orada kan aksın ve bu kan yıllarca unutulmasın istiyordu. Bir şekilde burada her iki taraf da, Şam yönetimi de ve SDG de bir şekilde dikkatli davranarak, ölçülü bir gerginlikle bu olayı bir şekilde hallettiler. En azından şimdilik, sonrasına bakacağız. Evet, milliyetçilik kolay. Yani, ‘‘Kürt devleti kurulsun, bu bizim hakkımızdır’’ demek de kolay. Hele bunu Fransa'dan, Almanya'dan, Amerika Birleşik Devletleri'nden söylemek çok çok daha kolay. Ama bu realitelere baktığımız zaman bunun bir karşılığı yok. Ve Suriye olayı bize bunu gösterdi. Kürt milliyetçiliğinin sınırlarının yeniden çizilmesi, taleplerinin yeniden dillendirilmesi gerektiğini gösterdi. Yani yarın öbür gün konjonktür değişirse, yarın öbür gün başka bir şey olursa ve diyelim ki — Öcalan'ın görüşme notlarında bunlar da var — bir devlet kurma imkânı bulursa Kürtler, onun da ömrünün bir sonraki konjonktüre kadar olacağını da böylece görmüş olduk.
Peki, bugünün ithafı kime? Aslında paradoksal bir şekilde son dönemde Öcalan'ı en çok eleştiren isimlerden birisine, Sarı Hoca’ya, İsmail Beşikçi'ye. İsmail Beşikçi Öcalan'ı eleştiriyor, Öcalan'ın çizgisini eleştiriyor. Sözlerini, eleştirilerini tartışabilirsiniz ama İsmail Beşikçi'nin şu anda Türkiye'de bana göre yaşayan en büyük aydını olduğu gerçeğini silemezsiniz. Genç yaştan itibaren Ankara'da Mülkiye'de okuyor ve ondan sonra kendini Kürtlere hasrediyor diyelim. Kürtler üzerinde sosyolojik araştırmalara hasrediyor ve onun 1968'de yanılmıyorsam, Doğan Avcıoğlu'nun ‘‘Türkiye'nin Düzeni’’ ki çok büyük bir olay yaratmış bir kitap, ondan bir yıl sonra yazdığı ‘‘Doğu Anadolu'nun Düzeni: Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller’’, 1969'da çıkan kitap birçok şeyi Türkiye'de değiştirdi ve hocanın da başına çok iş açtı. İhbar ettiler, üniversiteden attılar, hapis yattı. 36 kitabından 32'sinin Türkiye'de yasaklı olduğunu okudum. Ve hayatının – ki şu anda 86 yaşında galiba – 17 yılını kesintili şekillerde defalarca çıkıp tekrar girerek hapishanede geçirdiğini biliyoruz ve hiçbir zaman geri adım atmamış birisidir.
Yıllar önce kendisiyle ilk tanıştığımda, Ankara'da bir yayınevinde tanışmıştık, kendisiyle röportaj yapmak istediğimi söylediğimde bana demişti ki: "Ben söylerim ama sen yayınlayamazsın" ya da çok kibar "siz" diye söylemişti. Hakikaten yayınlayamayacağımı düşündüm ve teklifimi geri almıştım. En son kendisiyle Erbil Forumu'nda, Erbil'de karşılaştık geçen yıl ve geçen yıl kendisi 27 Eylül'de bir festivalde, Diyarbakır'daki festivalde, 9. FilmAmed Belgesel Film Festivali'nde kendisi hakkındaki ‘‘Bizim İsmail’’ belgeselinin ardından konuşma yaparken beyin kanaması geçirdi ve hastaneye kaldırıldı. Çok korktuk. Artık kontrol altında, hastaneden de çıktı ama bir doktor kontrolünde evde yaşıyor. Kendisine yakın bir şekilde tedavisi sürüyor. Sarı Hoca yaşıyor, ayakta. Yani sokağa çıkamıyor belki ama hâlâ düşünmeye, konuşmaya devam ediyor. Kendisine saygımı ve sevgimi bir kere daha bu vesileyle dile getirmek isterim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı