Türk-Amerikan ilişkilerinde fırtınanın ilk sesleri

11.02.2021 medyascope.tv

11 Şubat 2021’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zelal Direkci hazırladı.

Merhaba, iyi günler. 23 Ocak’ta yaptığım bir yayının başlığı "Türk-Amerikan ilişkilerinde fırtına öncesi sessizlik"ti. Daha 20 gün olmadan fırtınanın ilk seslerini duymaya başladık. İzleyenlerden hatırlayanlar olacaktır; dün Enes Kenter’den hareketle yaptığımız yayında, Amerikan Senatosu’nda 54 senatörün hazırladığı, Biden’a yönelik “Türkiye’ye baskı yapın” mektubundan söz ettiğimde, orada bayağı bir şeyin işareti olduğunu vurgulamış, “Ama” demiştim, “akşam saatlerinde Amerikan Dış İşleri Bakanı Antony Blinken’la Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu görüşecek. O zaman birtakım şeyler daha da netleşir” diye bitirmiştik. Fakat daha sonra, söz konusu görüşme iptal oldu. Ne zaman yapılacağı belli değil ve bir iddiaya göre iptal eden taraf Washington, yani Blinken erteledi ya da iptal etti. Artık ne derseniz deyin. Bundan kısa bir süre sonra da Dışişleri Bakanlığı’ndan çok sert bir açıklama geldi. Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılması ve Amerikan vatandaşı Prof. Henri Barkey hakkındaki suçlamalardan vazgeçilmesi istendi.
Genellikle Osman Kavala üzerinde duruluyor, fakat Henri Barkey meselesinin ayrı bir anlamı var. O da şu: Henri Barkey Türkiye doğumlu bir Amerikan vatandaşı; daha sonra Amerikan vatandaşlığı kazanmış bir isim; hem siyasetbilim alanında öğretim üyesi hem de bir dönem Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış bir isim. Bir de Demokrat Parti yönetimlerinde üst düzey görevlerde bulunmuş bir isim. Ve şu anda iktidara gelen Demokratlar içerisinde Henri Barkey’in çok yakın arkadaşları, tanıdıkları, beraber çalıştığı meslektaşları olduğunu biliyoruz. Ve de olay ne? Olay şu: Henri Barkey 15 Temmuz günü Türkiye’deydi; hatta bilmeyenlere hatırlatalım, o gün biz kendisiyle o akşamın öncesinde, gündüz, Türk-Amerikan ilişkileri üzerine yayın yaptık. Büyükada’dan bağlanmıştı Skype üzerinden eski stüdyomuzda, ben yaptım yayını. Bir toplantı için, bir workshop için Büyükada’da bir otelde bir araya gelmişlerdi. İran üzerine bir çalışma için. O gün “Transatlantik”i yapmamız gerekiyordu. Ömer ve Gönül’ün işleri, programları nedeniyle “Transatlantik” iptal olunca, onun yerine Henri Barkey ile yayın yapmak istedim. Tesadüf eseri İstanbul’da çıktı ve o gece de darbe girişimi oldu. Daha sonra onun o tarihte Büyükada’da olduğundan hareketle darbenin düzenleyicilerinden olduğuna dair bir soruşturma açıldı. Galiba da bir dava var. Ve yıllar sonra da Osman Kavala Henri Barkey ile aynı tarihlerde, benzer tarihlerde aynı yerlerde bulunduğu iddiasıyla –ki o da telefonların sinyallerinden hareketle yapılmış– en son açılan casusluk davasında orada Henri Barkey ile irtibatlandırıldı; yani çok yüksek derecede senaryo olduğu aşikâr. Bu iki siyasî davanın hukukîliği çok ciddi bir şekilde şâibeli. Zaten en son açılan casusluk davası da Osman Kavala’nın tekrar yenilenecek olan Gezi Davası’yla birleştirildi. Anlatırken bile insan zorlanıyor. Her neyse, Osman Kavala konusunda Amerika Birleşik Devletleri’nden daha önce de açıklamalar geliyordu; ama Trump döneminde aslında çok da fazla umurlarında olduğu söylenemezdi. Esas şimdi, Demokratlar’ın iktidara gelmesiyle beraber Kavala olayı ve diğer hak ihlâlleri meselesinin, hukuk devletiyle ilgili konuların ciddi bir şekilde gündeme gelmesi bekleniyor. Sadece Türkiye’yle ilgili değil. Dünyanın dört bir tarafındaki otoriterleşme ya da baskılarda Amerikan yönetiminin daha güçlü ses çıkarması bekleniyor. Nitekim Myanmar’daki darbeye ilişkin de yaptılar. Çin, Rusya ile ilgili de peş peşe açıklamalar geliyor ve yaptırımlardan söz ediliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin gündeme gelmesi bir yönüyle şaşırtıcı değil. Ama bir yönüyle de şaşırtıcı. Çünkü çok kişi Türkiye ile ABD arasında çok ciddi sorunlar olduğunu, donmuş sorunlar olduğunu, fakat bunların birdenbire gündeme gelmesinin ve birdenbire sertleşmenin yaşanmasının beklenmediğini düşünüyorlardı. Daha uygun hareket edeceğini düşünüyorlardı Biden’ın; ama galiba öyle olmayacak. Fırtına erken kopacak.
Bunun arkasında tam olarak neler var? Tabii çok spekülasyon yapılıyor; “Aslında ABD’nin derdi başka; burada hakları özgürlükleri bahane ediyor” falan gibi argümanlar var. Bunların bir yerden sonra çok fazla bir anlamı yok. Çünkü Dışişleri Bakanlığı’nın Ankara’dan yaptığı açıklamaya bakalım: “Kimse Türkiye’deki yargı süreçlerine müdahale edemez” diyor. “Türkiye hukuk devletidir” diyor; ama Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu ben şahsen düşünmüyorum, Amerikalılar ne kadar düşünüyor emin değilim. Türkiye’nin hukuk devleti sıfatından uzaklaşması çok bâriz. Hiçbir zaman tam anlamıyla olmadı, ama son dönemde yargının tamamen yürütmenin ve başkanlık sisteminin kontrolüne girdiğini görüyoruz. Osman Kavala Davası zaten bunun en çarpıcı örneği. Peş peşe gelen, Kavala lehine verilen kararlar var. Mahkeme beraat veriyor, casusluk davası üretiliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi vs. bunların hiçbir anlamı yok; çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ortağı Bahçeli kesinlikle “ölmek var dönmek yok” modunda açıklamalar yapıyorlar. Aynı şey Selahattin Demirtaş için ve başka siyasî davalar için de geçerli. Dolayısıyla burada söz konusu olan, bir siyasî davaya ABD’nin siyasî olarak müdahil olmak istemesi. Nasıl yapar bunu? Daha önce bizzat yaptılar. Rahip Brunson olayında yaptılar. Siyasî bir davaydı, Trump müdahil oldu ve Brunson’ı Erdoğan’ın elinden aldı. Ya da Deniz Yücel davası; Türk asıllı Alman gazeteci Deniz Yücel davası da siyasî bir davaydı; ama Angela Merkel onu Erdoğan’dan aldı. Karşılığında ne verdiler bunu bilmiyoruz, bilemeyeceğiz; ama bir pazarlık oldu. Benzer bir olay Fransa’yla, genç bir gazeteci adayıyla da yaşandı. Gündeme gelmedi, ama o da Suriye üzerinden Türkiye’ye girdikten sonra tutuklanan bir gazeteciydi ve YPG bölgelerinde gazetecilik yapmıştı — tam da gazeteci değildi galiba, gazetecilik öğrencisi olarak yansımıştı; o da bir şekilde apar topar Fransa’ya iade edilmişti. Türkiye’de böyle olaylar oldu.
Şimdi burada bir devlet, ABD, doğrudan kendi vatandaşı olmayan birisi için böyle bir ağırlık koyuyor, yanına da vatandaşı olan Henri Barkey’i ekliyor. Bunun arkasından çok şeyin gelmesi kuvvetle muhtemel; çünkü Türkiye ile ABD arasında çok ciddi sorunlar var. Örneğin S-400’ler meselesi. S-400’ler meselesi çok ciddi bir mesele. Olayın savunma sanayiiyle ilgili boyutları benim boyumu aşan bir şey; ama olayın siyasî yönüne bakıldığı zaman, ABD’nin yeni yönetiminin Rusya’yla çok ciddi ve sert bir rekabete gireceği anlaşılıyor. NATO üyesi olan Türkiye’nin Rusya’dan bu savunma sistemleri almasına asla yanaşmayacağı yolunda çok ciddi sinyaller var. Ve bu anlamda ara yol bulmak, komisyon oluşturmak gibi taleplerin çok fazla gündeme geleceğini açıkçası sanmıyorum. Tabii ki bunların hepsi diplomaside, bir reel-politikte her şey olabilir, ama bu konu önümüzdeki günlerde çok sert bir şekilde karşımıza çıkacağa benziyor.
Bir başka mesele: Halkbank meselesi. Halkbank meselesinde de Trump’ın, özellikle ABD’deki önde gelen medya kuruluşlarının ortaya çıkarttığı, birtakım müdahaleleri olduğu anlaşılıyor. En azından yargıyı yavaşlatmak anlamında, ya da yumuşatmak anlamında. Yeni yönetim bunu sertleştirir mi bilmiyorum. Ama en azından Trump gibi olaya Ankara lehine müdahil olmayacağı anlaşılıyor.
Şimdi şöyle bir toparlayacak olursak: Şu anda Erdoğan yönetiminin en büyük sorunu, bu yönetimin Washington nezdinde –gerek yönetim nezdinde, gerek yönetimi bir şekilde besleyen düşünce kuruluşları nezdinde, gerekse ağırlığı olan medya nezdinde– seveni yok. Ona destek veren kimse yok. Varsa bile çok etkisiz. Bir diğer ayak tabii ki Kongre. Amerikan Kongresi’nde Ankara’nın gücü artık yok hükmünde. Bunu dünkü yayında bayağı anlatmaya çalıştım. 54 senatör Türkiye’yle ilgili bir mektup kaleme alıyor ve bunun içerisinde Fethullahçılık’tan başka –tabii NBA starı olan– ama Fethullahçılık’tan başka bir özelliği olmayan Enes Kanter’den bir insan hakları savunucusu gibi bahsedebiliyor ve Ankara hiçbir şey yapamıyor. Bu da gösteriyor ki Kongre’de çok güçlü bir Erdoğan karşıtı çoğunluk var. Kongre gerçekten Amerika’daki karar sistemlerinde çok önemli, yer yer belirleyici olabilen bir yapı. Dolayısıyla bunları Erdoğan nasıl aşacak? Bunlara ne cevap verecek? İlk akla gelen tabii ki meydan okuma. “Ey Biden!” deme, “Ey Amerika!” deme, “Ey Blinken!”… artık her neyse, böyle çıkışlar yapması Erdoğan’ın. Anti-Amerikancılığı tekrar gündeme getirmesi ve bu olaylardan iç politikada kendine, artık bıktırıcı olan o konsolidasyon yaratmaya çalışması. Bunu yapar mı açıkçası çok emin değilim. Çünkü Türkiye özellikle ekonomik anlamda çok zor bir dönemden geçiyor. Bunun üstüne bir de koronavirüs olayı var. AKP’nin oylarının azaldığı, Cumhur İttifakı’nın oylarının azaldığı ortada. Ama Anti-Amerikancılık üzerinden bu oyları artırma hesabı ters tepebilir. Yani burada umduğunun tam tersine ulaşabilir. Çünkü çözmesi gereken öncelikle ekonomik sorunlar var. Rahip Brunson olayında, hatırlanacaktır, Trump Brunson olayında gerçekten çok kötü müdahil oldu Türkiye’ye ve o yaşanan kısa dönemde yaşanan döviz kur dalgalanması çok ciddi faturalara sebep olmuştu — ki Trump Erdoğan’la doğrudan ilişkisi olan birisiydi. Şu anda Erdoğan’ın ilişki kurmakta zorlanacağı aşikâr olan bir başkan var. Muhakkak Biden’la görüşecektir, görüşebilecektir; fakat Biden yönetiminin bugünlerde sadece Türkiye için değil genel olarak dış ilişkilerde kurumları öne çıkartacağını görüyoruz. Türkiye’yle de ilişkiyi kurumlar üzerinden kuracağa benziyor. Biden Trump döneminde zedelenen, bayağı ciddi tahrip olan kurumları onarma yoluna gidiyor. Bunlardan birisi de Dışişleri Bakanlığı. Nitekim dış politikasını da doğrudan Dışişleri Bakanlığı’na giderek açıkladı ve oraya sahip çıktı. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin muhatabı, Erdoğan’ın tercih ettiği gibi başkandan başkana değil kurumlardan kurumlara olacak. Fakat burada şunu da biliyoruz ki Türkiye’deki kurumlarda, Hariciye başta olmak üzere diyelim, en birinci sırada yer alır mı bilmiyorum, ama çok ciddi bir şekilde erozyon var. Ve bu yeni dönemde ABD ile ilişkileri tekrar diplomatlar üzerinden, kurumlar üzerinden kurabilmek, tekrar ABD’deki düşünce kuruluşlarına ulaşabilmek, Amerikan medyasına ulaşabilmek… bunlara Trump döneminde ihtiyaç duymuyordu Erdoğan yönetimi; ama şimdi bunları yapmak zorunda kalacak. En azından denemek zorunda kalacak. Ve Amerikan Kongresi’ne ulaşabilmek, onları belli konularda ikna edebilmek… Bunlar çok zor işler ve şu anda çok zayıf bir yerden başlıyor Türkiye’de yönetim. Dolayısıyla çok eşit olmayan bir döneme giriyoruz. Burada hamasetle bunu nereye kadar götürürler? Bir önceki Amerikan Dışişleri’nden gelen Boğaziçi açıklamalarına sert bir cevap vermişti Ankara Dışişleri. Şimdiki açıklama, şimdiki cevap eskisine göre biraz daha yumuşak, ama bir yerden sonra bunların sertliği, yumuşaklığı çok fazla anlam ifade etmeyecek. Burada bu kanalların açık olması ve bir şeylerin müzakere edilebiliyor olması gerekiyor. Sonuçta Türkiye son dönemde özellikle Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler, Suriye’de attığı ve Washington’ı rahatsız ettiği adımlar gibi nedenlerle, eskisi kadar Washington tarafından önemsenen bir ülke değil. Ya da şöyle söyleyeyim: Türkiye hep önemseniyor olsa da, Erdoğan güvenilen bir isim değil. Şu hâliyle Biden yönetiminin Erdoğan’la çok ciddi sorunları var ve bu sorunların yönetilmesi, çok ciddi çatışmalara yol açmayacak şekilde denetime alınması gerçekten Ankara için çok zor. Birçok açıdan çok zor. Kadro anlamında, kurumsal anlamda çok zor ve de Türkiye’nin pazarlık gücü anlamında çok zor. Bir yerden sonra Anti-Amerikanizm’de gaza basılabilir; bu ihtimal hep gündemde. Ama bu çok ciddi bir şekilde işleri daha da kötüleştirmekten başka bir şeye yol açmayacağa benziyor. Bir de unutmadan şunu da eklemek lâzım: Yeni dönemde Avrupa Birliği ile ABD arasındaki ilişkiler Trump döneminde olmadığı kadar iyi — ki Trump döneminde tam tersine bir zıtlaşma vardı. Şimdi bir koordinasyon oluşuyora benziyor. Birçok konuda AB ile ABD birlikte hareket edebilir. Bunların bir tanesi de Türkiye’ye karşı nasıl davranılacağı olabilir. Dolayısıyla evet, fırtına öncesinin ilk seslerini duymaya başladık; burada Ankara’nın nasıl bir oyun planıyla cevap vereceği açıkçası çok belirsiz. Çok imkânları olduğunu sanmıyorum. Kuru hamâsetle geçiştirilebilecek bir şey değil.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.02.2021 HDP oylarının lâneti
22.02.2021 Boğaziçi Üniversitesi neden pes etmiyor?
21.02.2021 Örnek bir hak savunucusu: Ömer Faruk Gergerlioğlu
19.02.2021 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (54): Gara operasyonu ve muhalefet, HDP kapatılır mı? Yeniden normalleşme dönemi
18.02.2021 Ve iktidar gemisi gidemiyor
16.02.2021 AKP Rize Kongresi’nin gösterdikleri
15.02.2021 Kadir Topbaş: Sorulmamış sorular, alınmamış cevaplar
13.02.2021 Fethullahçıların bitmek bilmez “kullanışlı aptal” arayışı
12.02.2021 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (53): Ay'a yolculuk, yeni anayasa tartışmaları, ABD'nin Kavala çıkışı
11.02.2021 Türk-Amerikan ilişkilerinde fırtınanın ilk sesleri
23.02.2021 HDP oylarının lâneti
27.01.2021 Ceux qui prennent leur distance avec le HDP
29.12.2020 Turkey-China relations overshadowed by the Uighur issue
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı