Üçüncü Milliyetçi Cephe yolda mı?

18.05.2020 medyascope.tv

18 Mayıs 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Zehra Lâl Şimşek hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar.
Alışkanlıkla iyi haftalar diliyorum ama artık hafta başı nedir, haftasonu nedir; her şey birbirine girmiş durumda. Sonuçta normal olarak pazartesi gününü haftanın başı olarak kabul edelim. Ama Türkiye'nin büyük bir kısmı, ciddi bir kısmı karantinada ve bunun daha ne kadar süreceği belli değil.

Siyaset ilginç bir şekilde hareketleniyor; özellikle İYİ Parti ortalığı birazcık karıştırdı. İYİ Parti ve HDP ile birlikte bir tartışma da ucundan başladı. Gerçekten Meral Akşener diğer siyasetçilerin kendilerini epey geriye çektiği bir dönemde fırsatı değerlendirmek konusunda epey etkili bir performans sergiliyor. Daha önceki yayınlarda bunu tek başıma ya da başka konuklarla tartıştım — Kemal Can'la ya da Murat Yetkin'le. “Cumhur İttifakı ile İYİ Parti arasında bir yakınlaşma mı olacak?” sorusu son günlerin en popüler sorusu; ama en son Kemal Can'la cuma günü yaptığımız yayında dile getirdiğim bir hususu daha fazla önemsiyorum. O da Milliyetçi Cephe ihtimali.

 Türkiye'de yeniden bir Milliyetçi Cephe kurulabilir mi? Daha önce iki tane kurulmuştu, şimdi üçüncüsü gelir mi? Tabii “Milliyetçi Cephe” deyince, çok yıllar öncesine gitmek gerekiyor; neredeyse 50 yıl. Yani ilk Milliyetçi Cephe’nin kuruluş tarihi tam 45 yıl —31 Mart 1975'te kurulmuş. Ben de orada daha yeni çocukluktan çıkmak üzereydim, ama çok siyasî bir çevrede olduğum için, ailemden dolayı daha o yaşlarda siyaseti çok yakından izleyen birisiydim; çünkü ailem CHP'li idi. CHP yıllar sonra 73 seçimlerinde birinci parti çıkmıştı, Milli Selamet Partisi ile koalisyon kurmuştu; ama daha sonra Bülent Ecevit koalisyonu dağıttı ve yerine çok ciddi bir cephe oluştu. Dört partili bir cephe olmuştu: Adalet Partisi, Necmettin Erbakan'ın Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, bir de tabii çoktan tarihe karışmış olan Cumhuriyetçi Güven Partisi. Onun başkanı olan Turan Feyzioğlu'nun torunu Metin Feyzioğlu şimdi Barolar Birliği’nin başında ve aslında siyasetin de içinde. Birçok izleyici için bunlar çok eski zamanlar olabilir; ama siyasetle ilgili olan gençlere, özellikle o tarihlerle ilgili ciddi kaynakları okumalarını öneririm. Çok ilginç ve sert dönemlerdi, çok kaotik dönemlerdi ve sürekli bir arayış vardı. Parlamenter sistem Türkiye'de işliyordu, aritmetik çok önemliydi, çoğunluğu sağlayan hükümeti kuruyordu; 450 milletvekilliği vardı, çoğunluk için 225+1'i tutturmak gerekiyordu ve onu tutturmak çok zordu. Mesela 73 seçimlerinde CHP 185 milletvekili alabilmişti, hükümeti kurabilmesi için Milli Selamet Partisi'ne ihtiyacı vardı ve imkânsız gibi görülen, laikliğin bir sembolü olarak görülen CHP ile bir tür İslâmcılığın sembolü olan Milli Selamet Partisi epey bir süre ülkeyi beraber yönetmişlerdi.

 O tarihlere baktığımız zaman Türkiye'de peş peşe koalisyonlar görüyoruz, azınlık hükümetleri görüyoruz. Soğuk Savaş dönemiydi, solun bir yükselişi söz konusuydu; merkezde Ecevit liderliğinde Cumhuriyet Halk Partisi, ama onun dışında birçok fraksiyonla sosyalist sol güçlüydü, güçleniyordu ve de DİSK –Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu– özellikle işçi sınıfı içerisinde cidden öne çıkan bir güçtü ve buna karşı bir cephe söz konusu oldu. İlginç bir şekilde o tarihte ilk Milliyetçi Cephe'nin kurulması zamanında Süleyman Demirel'in bazı sözlerini alıntılamak istiyorum, çok manidar sözler bunlar. Diyor ki Demirel; “Milliyetçi Cephe bir ihtiyacın neticesidir, Milliyetçi Cephe solcu CHP karşısında milliyetçi düşüncenin hâkimiyetini savunur. Solcu CHP Türkiye'de halk iktidarından bahsederken Milliyetçi Cephe millet iktidarından bahsetmektedir. Millet kavramı halk kavramından çok daha geniştir. Halk, milletin sadece bir kısmını ihtiva eder, ama millet herkesi içine alır. Milliyetçi Cephe solun karşısında büyük tedirginlik duyan ve 73 seçimlerinde geniş ölçüde bölünmüş kitlenin çeşitli partiler içinde bile olsa mutlaka solun karşısında beraber hareket etme kararlılığının bir neticesidir” — daha da devam ediyor. O olay da gösteriyor ki Milliyetçi Cephe sağın sola karşı bir ittifak olarak birleşmesiydi. Aslında anlaşılır bir şeydi; çünkü Türkiye'de sağ geleneksel olarak çok güçlü bir akım ve bölünmediği zaman –Demokrat Parti örneğinde olduğu gibi ya da Adalet Partisi'nin ilk yıllarında olduğu gibi– tek başına iktidarı alabilecek bir güç. Daha sonra ANAP'la bunu gördük. Ardından yıllar sonra AKP ile gördük. AKP'nin sağcılığı, merkez sağcılığı hep tartışmalı bir konudur, ama sonuçta esas olarak sağın oylarını aldığı muhakkak.
 
73 seçimlerinde merkez sağın merkezindeki Adalet Partisi’nin karşısında yine sağda Milli Selamet Partisi vardı, MHP vardı ve de Adalet Partisi’nden koparılmış olan ya da kopmuş olan Demokratik Parti vardı. Demokratik Parti'nin ömrü uzun olmadı, ama ilk girdiği seçimde 45 milletvekili kazanabilmişti ve bu önemli idi. Yani sağın parçalanma hali vardı.
 Daha sonra Türkiye'de 2. Milliyetçi Cephe hükümeti geldi. Bunun da kuruluş tarihi 21 Temmuz 1977. 1977'de kuruldu, çünkü 5 Haziran'da –1,5 ay önce yapılmış olan seçimlerde– Cumhuriyet Halk Partisi çok başarılı bir performans gösterip %41.38 oyla –herhalde merkez solun Türkiye'de çokpartili hayatta aldığı en yüksek oydur, tam emin değilim, ama öyle olması lâzım– 213 milletvekiliyle Ecevit tek başına iktidara gelebilmek konusunda 213 milletvekiliyle çok iddialıydı; bunu kaçırdı ve karşısında Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve MHP kendileri birleşerek 2. Milliyetçi Cephe’yi kurdular. Orada ilginç bir nottur; 73 ve 77 seçimleri arasında, 73'de Milli Selamet Partisi, 77'de Milliyetçi Hareket Partisi, sağın ikinci partisi olarak, daha doğrusu güçlenerek çıktılar. MSP'nin oylarının 4 yıl içerisinde azaldığını, MHP'nin arttığını görüyoruz ve Adalet Partisi'nden türemiş olan Demokratik Parti ile CHP'den türemiş olan Cumhuriyetçi Güven Partisi'nin yok olduğunu görüyoruz.

Şimdi bütün bunları neden anlatıyorum? Bunlar tabii birçok insan için sıkıcı rakamlar, ama Türkiye bir dönemler koalisyonlar yaşadı ve 12 Eylül askerî rejiminin en temel argümanlarından birisi zaten bu koalisyonlar devrini sonlandırmaktı. Seçime 3 partinin girmesine izin verdiler. Ardından yapılan ilk seçimde ANAP tek başına iktidara geldi, asker Milliyetçi Demokrasi Partisi'ni istiyordu, ama ANAP tek başına iktidara geldi ve belli bir süre sonra tekrar Türkiye koalisyonlara yöneldi ve ilk ciddi koalisyon 1991'de Doğru Yol Partisi ile Sosyal Demokrat Halkçı Parti arasında oldu. Doğru Yol Partisi'nin başında yine Süleyman Demirel vardı, Sosyal Demokrat Halkçı Parti, CHP nin devamı idi ve başında Erdal İnönü vardı. Ve buna o zaman, kurulduğu zaman, Ulusal Uzlaşma Hükümeti dendi — geçmişe referans yaparak; çünkü geçmişte AP ve CHP en çok kavga eden partilerdi ve yıllar sonra, 91 yılında, yaklaşık 16 yıl sonra birlikte hareket ettiler, tarihi uzlaşma oldu; ama bunun da ömrü çok uzun sürmedi ve Türkiye AKP iktidarına kadar tek başına iktidar görmedi.

 AKP ile birlikte yaşanan tek başına iktidarların uzun süre sürdüğünü, ama belli bir andan itibaren Türkiye'nin tekrar tekpartili iktidardan uzaklaşmaya başladığını gördük; bunun da dönüm noktası 2015 Haziran seçimleri. AKP tek başına iktidarı kaybetti ve o andan itibaren Recep Tayyip Erdoğan bütün stratejisini değiştirerek, her şeyini tek başına iktidarını korumaya odaklayarak Türkiye'nin, kendisinin ve partisinin kaderini değiştirdi ve yeniden koalisyonlar dönemine girmemek gerekçesiyle Türkiye'yi başkanlık sistemine sürükledi.
 
Yeniden koalisyon diyorum, çünkü Erdoğan Milliyetçi Cephe yıllarında 20'li yaşlarının başında bir gençti, ama Milli Selamet Partisi'nde aktif olarak çalışıyordu. Kemal Kılıçdaroğlu'nun –ondan biraz daha büyüktür, 6 yaş daha büyük– CHP içerisinde olduğunu biliyoruz. Temel Karamollaoğlu da tabii ki Milli Selamet Partisi'nde idi ve Erdoğan'dan yaşça çok daha büyüktü. Meral Akşener'in de nispeten daha genç, ama ülkücü sağa yakın bir genç olduğunu biliyoruz. Yani bunların hepsini yaşamış kişiler, koalisyonları yaşamış kişiler ve koalisyonlardan rahatsız mıydılar değil miydiler bilmiyorum, ama şu andaki genç kuşakların ötesinde bu hafızaya sahip olan kişiler.

 Erdoğan 2015 Haziran seçimlerindeki koalisyon zorunluluğunu bertaraf etmek için hep geçmişe atıfta bulundu ve Türkiye'yi başkanlık sistemine doğru taşıdı. Ama sonunda geldiği nokta tekrar Türkiye'yi koalisyonlara sürüklemek oldu. Ve Türkiye'de 70'li yıllardan daha ilginç bir partiler yelpazesi görüyoruz. Özellikle sağ partiler –sağdan geldiğini varsaydığımız partiler– içerisinde çok ciddi bölünmeler yaşandı. Mesela bir yanda AKP var, bir yanda AKP'den türemiş olan Deva ve Gelecek partileri var. Ama AKP'yi MSP'nin devamı olarak görürsek tabii ki MSP'nin esas devamı olarak görebileceğimiz Saadet Partisi var, bir de Erbakan'ın oğlu Fatih Erbakan'ın kurmuş olduğu Yeniden Refah Partisi var. Yani orada bir şekilde Milli Görüş hareketinden köklerini alan 5 parti birden görüyoruz — yani AKP, Saadet Partisi, Deva, Gelecek ve Yeniden Refah Partisi. MHP’nin ise kendisi var, MHP'den çoktan kopmuş olan Büyük Birlik Partisi var — ki çok etkisi olduğu söylenemez, ama Cumhur İttifakı'nın içerisinde yer alıyor. Ayrıca MHP kökenlilerin kurduğu, ama kendini merkez sağda tanımlamaya çalışan bir İYİ Parti var. Sonuçta sağ partilerde bir parti bolluğu var.

Solda, sol olarak tanımlanabilecek CHP var, Demokratik Sol Parti etkisini iyice kaybetti –özellikle son yerel seçimlerde CHP karşıtı bir pozisyon aldığı için–, bir etkisi kaldığını sanmıyorum. Ve tabii ki geçmişte olmayan, çok önemli belirleyici bir güç olarak HDP var. HDP'nin 70'li yıllarda bir karşılığı yoktu. Kürtler değişik partilerde siyaset yapıyordu, merkez sağda da vardı MSP'de de vardı, CHP'de de vardı; ama belli bir tarihten itibaren kendi partileri ile yollarına devam ediyorlar ve bugünün en farklı unsuru olarak duruyor şu anda HDP. Şimdi böyle karman çorman bir yelpaze; aslında yelpazenin bir tarafı çok karışık, sağ tarafı çok karışık. Merkez sol –diyelim CHP–, bir de Kürt hareketi –diyelim HDP– var. HDP'nin içerisinde Kürt olmayanlar da var, ama belirleyici olan Kürtler. Böyle bir tabloda Erdoğan'ın yönetememe durumu var ve bu yönetememe durumu nedeniyle de zaten belli bir tarihten itibaren MHP ile işbirliği içerisine girdi ve Cumhur İttifakı adı verilen bir koalisyonu seçimlerin öncesinde kurdu.

Şimdi, yetmiyor. %50 artı 1 oy için bu ittifak yetmiyor. %50 artı 1 oy zorunluluğunu kaldırmak için anayasa değişikliği lâzım, onun için de yetmiyor ve Erdoğan'ın önünde şöyle bir seçenek var: ya Cumhur İttifakı’nı güçlendirecek –yeni katılımlar sağlayacak– ya da Cumhur İttifakı içerisinde iktidarını güçlendirecek; o da otoriterliği alabildiğine arttırıp, muhalefeti, kendisi dışındaki güçleri –özellikle çok ciddi bir tehdit oluşturan İstanbul, Ankara gibi Büyükşehir belediyelerini– demokrasi dışı, hukuk devleti dışı yollarla bir şekilde etkisiz hale getirmeye çalışacak. İki seçenekle karşı karşıya. En son Kemal Kılıçdaroğlu'nun söylediği; “Gerekirse Deva ve Gelecek partilerine Meclis’te grup kurdururuz, seçimlere girmesini sağlarız” çıkışı da –bir önceki seçimde İYİ Parti için yapmıştı–, iyice ortalığı karıştırmışa benziyor ve MHP lideri Bahçeli bilindiği gibi siyasî partiler yasasının değiştirilmesini istedi. Bahçeli kimseyi katmadan AKP ile birlikte, ama otoriterliği artırarak Cumhur İttifakı’nın ülkeyi yönetmeye devam etmesini istiyor. Ama gördüğüm kadarıyla, anladığım kadarıyla Erdoğan buna çok emin değil, bu konuda çok kararlı değil. Daha ilk gece, 31 Mart seçimleri gecesi söylediği çok önemli bir mesajdı; Türkiye İttifakı önermesi ile başka bir arayışa girebileceğini işaret etmişti, ama Bahçeli hemen kendisine rest çekince durumu toparladı. Ama bence hâlâ önünde böyle bir seçenek var; yani kendisini sadece MHP ile sınırlamadan daha geniş bir destekle iktidarını sürdürebilmek.
İşte burada işler karışıyor; çünkü Türkiye eskisi gibi parlamenter sisteme sahip değil. Hükümet diye bir şey yok, Meclis aritmetiğinin belirli bir yerden sonra hiçbir anlamı yok. Siz iktidara ortak ettiğiniz kişilere pek bir şey vermeyebilirsiniz, hiçbir şey vermeyebilirsiniz. MHP buna razı olabiliyor, çünkü MHP bu dönemde özellikle devlet içi kadrolaşmada çok geniş imkânlara sahip oldu; ama en önemlisi, şu anda kendi ideolojisi iktidarda. Yani MHP'nin isteyip de yapamadığı ya da zamanında istediği ve şu anda yapılmayan çok çok az şey var. Dolayısıyla MHP buna razı; ama buraya gelmesi istenecek diğer partiler için aynı şey pekâlâ söz konusu olmayabilir.

Burada ciddi bir şekilde parlamenter sisteme dönüş pazarlığı var. Aslında bunu muhalefetteki birçok parti neredeyse gündemlerinin birinci sırasına yerleştirmiş durumdalar. İYİ Parti de böyle, Deva partisi de böyle, Gelecek Partisi de böyle ve tartışmayı ya da diyelim ki pazarlığı oradan açmak istiyorlar. İşte böyle bir dönemde Erdoğan –Milliyetçi Cephe sözünü buradan hareketle kullanıyorum– şunu yapmaya çalışacak bence: “HDP zaten terörist, CHP de zaten HDP ile FETÖ ile DHKPC ile vs. işbirliği yapıyor” –onun nezdinde CHP zihniyeti, tek parti, yani sol– “CHP de dışarıda. Onun dışında sağcılar neden biz birbirimizle beraber olmayalım? Neden Türkiye'nin yönetiminde başkalarını işin içerisine karıştıralım?” gibi bir perspektifle böyle bir şeyi pekâlâ dayatabilir, önerebilir, bunun için çalışabilir. Bu ne Saadet Partisi'nin, ne İYİ Parti'nin, ne Deva Partisi'nin, ne de Gelecek Partisi'nin –ki Deva ve Gelecek'e böyle bir çağrıyı doğrudan yapar mı o da şüpheli– tek tek kabul edebilecekleri bir husus değil.

 Ama burada Akşener'in son günlerde gündeme yerleşen bu “Memleket Masası” meselesi işi birazcık Erdoğan'ın lehine çevirebilir. Şöyle ki: Akşener orada HDP'nin olmadığı bir masa davetinde bulundu ve buradaki temel perspektif –İYİ Parti'nin zaten çizgisinde çok dikkat çeken bir husus bu– devletle siyasî iktidarı birbirinden ayırıyor. Siyasî iktidar işleri kötü yönetiyor ve bu da devleti zayıflatıyor. Devleti güçlendirmemiz lâzım. Yani “Milli Devlet” perspektifi var. Ve bu anlamda da böyle bir dayanışma; devlet için partiler dayanışması — HDP hariç. Böyle bir önermesi var; bu önerme bir kere dile getirildi ve reddedildi. Özellikle Bahçeli tarafından ve bir ölçüde AKP tarafından da. Ama bence bu öneri hep masada bir şekilde duracak.

Burada CHP'nin tutumu belirleyici olacak. Şimdi CHP'de de aynı, devletin bekası kaygısı var. Devletin zayıflamasının önüne geçme kaygısı var. Bu, şu âna kadar yapılan göstermelik ya da sahici –hiç önemli değil–, Erdoğan tarafından yapılan çağrıların büyük bir kısmına icabet etmiş olması ve –bu çağrıların hiçbirisine HDP dahil edilmemişti, biliyorsunuz– icabet etmiş olması örneği de var. Ve bu sefer birinci olarak o “Türkiye Koalisyonu” denen olay; yani “HDP hariç Türkiye Koalisyonu”, “Türkiye İttifakı” gibi bir olay pekâlâ gündeme gelebilir. Çünkü Türkiye özellikle ekonomik açıdan çok ciddi bir krizin içerisinde ve bu kriz salgın nedeniyle çok fazla ön plana çıkmıyor. İktidarın yaratılmasına katkıda bulunduğu birtakım darbe vs. gibi suni gündemlerle belki üstü örtülüyor; ama çok ciddi bir şekilde herkesin önüne gelecek ve burada Erdoğan'ın çok ciddi bir şekilde her türlü desteğe ihtiyacı olacak. Ve bu anlamda, böyle bir masaya, böyle bir ittifak önerisine CHP'nin gelmemesi halinde –ki gelmemesini sağlamak için de her şeyi yapacaklardır diye tahmin ediyorum; yani hem çağırıp hem kovma gibi bir pozisyon olabilir– o zaman işte bütün sağ kökenli partilerin bir araya geldiği bir olay kotarılabilir. Bu bir kâbus senaryosu gibi önümüze çıkıyor olabilir; ama hiçbir şeyi çözecek bir olay değil.

Türkiye’nin yeniden Milliyetçi Cephe gibi bir yola gireceğini sanmıyorum, ama Erdoğan'ın böyle bir seçeneği zorlama ihtimalinin hayli yüksek olduğunu düşünüyorum. Böyle bir seçeneği hayata geçirmesi durumunda belli bir süre için birtakım krizleri öteleyebilir; ama Türkiye'deki sağ geleneğe yapabileceği en büyük kötülüğü ve belki de Türkiye'ye yapabileceği en büyük iyiliği yapmış olabilir. Şöyle söyleyelim: Mesela 1. MC (Milliyetçi Cephe) hükümetinin ardından yapılan seçimlerde CHP'nin oyları 8 puan artmıştı. 73 ile 77 arasında, her derde deva olduğu söylenen Milliyetçi Cephe döneminde dış sorunlar vardı, ciddi ekonomik sorunlar vardı ve buna karşı devleti güçlendirme perspektifi ile kurulan bu sağ koalisyon –sağın her türünü bir araya getiren koalisyon– sonuçta sağın ciddi bir şekilde zayıflamasına yol açmıştı.
İlginç bir şey; o koalisyonun ardından sağ genel olarak zayıflarken, ana parti olan Adalet Partisi gücünü artırmıştı. Yani CHP ile neredeyse yaklaşık aynı oranlarda bir oy artışı yaşamıştı, ama esas olarak yaşanan CHP'nin oy atışıydı.

Yani o Milliyetçi Cephe olayında, Türkiye'de sağın değişik versiyonlarının her birinin ayrı ayrı avantajı ve dezavantajı var. Bunlar bir kriz ânında bir araya geliyorlar; 2 kere tekrarlandı bu 70'li yılların ikinci yarısından itibaren ve bunlar bir araya geldikleri zaman ve ülkenin sorunları da çok derin ve zor olduğu için, çok ciddi bir sorun yaşayıp aslında sağın birlikte kaybetmesine, çok ciddi bir zaaf içerisine düşmesine yol açmışlardı. Tıpkı Türkiye'de AKP'nin iktidara gelmesini sağlayan koalisyon gibi. O koalisyonda DSP vardı MHP vardı ve ANAP vardı ve sonunda hep beraber gittiler. Hepsi birlikte gitti. İlk seçimde Adalet ve Kalkınma Partisi daha yeni kurulmuş olmasına rağmen tek başına iktidara geldi, MHP barajı aşamadı, bir sonraki seçimde toparlanıp geri geldi, ama böyle ciddi bir olay olmuştu. Yani bu tür kriz zamanlarında oluşan koalisyonlar, alelacele kurulan koalisyonlar bir şeyleri ertelemeye belki yol açabiliyor; ama genellikle Türkiye gibi ülkelerde onu oluşturan yapıların hepsinin birden bir şekilde cezalandırıldığı olaylara dönüşebiliyorlar.

Dolayısıyla Türkiye'de yeniden sağı bir araya getirelim ve hem kendimizi hem Türkiye'yi kurtaralım düşüncesi varsa –ki yavaş yavaş özellikle Erdoğan tarafından gündeme getirilmekte olduğunu düşünüyorum, Erdoğan'ın neredeyse son çıkış olarak bunu gördüğünü düşünüyorum–, hayata geçirilmesi zor bir senaryo olacak bu — imkânsız değil, ama zor bir senaryo olacak. Ama böyle bir senaryonun ne Türkiye'de sağı ne de Türkiye'yi kurtarma ihtimali olduğu kanısında değilim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.05.2020 Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?
22.05.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (15): Trollerin yeniden yapılanması, Cihat Yaycı olayı ve Avrasyacılık, Gelecek ve Deva partilerinin durumu
21.05.2020 Ulusalcılık nedir, ne değildir?
19.05.2020 Ulusalcılara ne oldu?
18.05.2020 Üçüncü Milliyetçi Cephe yolda mı?
16.05.2020 İYİ Parti’yi anlamak için 5 soru
15.05.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile “Haftaya Bakış” (14):
14.05.2020 Sırrı Süreyya Önder söyleşisi ve bir kısım “ana akım” medya
14.05.2020 Murat Yetkin ve Ruşen Çakır tartışıyor: İttifakların geleceği
12.05.2020 HDP’nin sırrı
23.05.2020 Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
05.04.2020 Turkey: A multi-party “single-party state”
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı