Unuttuğumuz İran savaşı ve Azerbaycan’da başörtüsü yasağı: Reza Talebi ile söyleşi

24.10.2026 medyascope.tv

24 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. İran savaşı sürüyor mu? Sürüyor ama sürmüyor. İran bir şekilde unutuldu ya da kendini unutturdu ama bölgede çok önemli gelişmelerin her an yaşanabileceği yolunda birtakım analizler de var. İşte biz de İran'ı konuşmak için her zaman olduğu gibi bu konuya en hâkim isimlerden meslektaşımız Reza Talebi ile bir aradayız. Reza Bey, merhaba.
Reza Talebi: Merhabalar Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: İran unutuldu ya da kendini unutturdu dedim. Kendini unutturmak istiyor mu hakikaten İran'da rejim? Yoksa tam tersine gündemde olmak istiyor ama dünya İran'a ilgisini mi kaybetti?
Reza Talebi: Ruşen Bey şöyle bir sözle başlamak isterim. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir şiiri var ya: "Ey oğlum Mernus, sen ne osun ne busun. Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun." Aslında biz İran milleti otobüs kaçırmış bir milletin çocuğuyuz. Ben bunu pek anlamazdım Avrupa'ya gelmeden önce. Ancak burada otobüsü kaçırmak ne anlama geliyor onun farkına vardım. İran milleti ve İran kültürü otobüsü kaçırmıştır ve maalesef şu otobüsün peşinde biz aylardır ve yıllardır koşuyoruz. Ona varmak pek zor olacak gibi görünüyor. Şimdiki İran'da bu durakta yani İran durağında bekleyen bizler maalesef hiç iyi bir şeyler beklemiyoruz. Ben çok pesimist birisiyim ancak karamsarım; kötümser değilim. Aslında dünyamızda gelişen siyasi olaylara baktığımızdan ziyade İran’a da baktığımız gibi İran'da da pek iyimser bir şey ben görmüyorum. Şu dönemde tabii ki İran hem ekonomik çapta hem de sosyal çapta farklı sıkıntılarla yüz yüze. Özellikle bu ambargodan dolayı veya ablukadan dolayı ülkenin içerisinde ekonomi ciddi derecede halkı sarsmıştır. Biliyorsunuz temel meselelerden birisi de sosyal hareketlere etki bırakan bir mesele ekonomidir. Şu dönemde İran'ın ihraç ettiği ve ithal ettiği bütün limanları kapalıdır. Yani 180 milyona yakın bir ihracat ve 85 milyona yakın bir ithalat ton bazında yılda önü kesilmiştir. Gıda bakımından tabii ki enflasyon çok yüksek derecede. Amerikalılar bunu tabii ki abartıyor birazcık, %300 diyorlar; ancak %80'e varan bir enflasyon vardır. İran'daki bu enflasyon sıkıntısıyla işsizlik 5 milyona kadar artmış işsizlerin sayısı. Petrol rafinerileri ve tesisleri %50 kapasitesinin altında çalışıyor ve İran'ın 20 milyon litre benzin eksiği vardır günlük. Yani tüketimi çok yüksektir ve hatta genelde bu benzinle yani taksicilikle, taşımacılıkla uğraşan bir kesim vardır ve bunlar da gıda sektöründe bayağı etki bırakıyor. Ayrıca toplumsal olarak da bir hüzün vardır halkın içerisinde. Yani bu eski yaralara bir tedavi zamanı olmamıştır, fırsat bulamamışlar geçtiğimiz yıldaki isyanlardan sonra. Tabii ki bu yaralı bir halk bir savaşla karşı karşıya geldi ve özellikle sadece altyapılar değil belki siviller de bu savaşta öldü, vuruldu. İsrail, Amerika saldırdı ve bundan sonra düşünüldü ki devlet ve bu mekanizma halkla kucaklaşmaya doğru gidecektir. Çünkü geçtiğimiz 10 yılın içerisinde İran nadir ülkelerden birisidir ki dört tane devrim veya ayaklanma dediğimiz — daha böyle ılımlı bir şekilde söylersem — durumla karşı karşıya gelmiştir. Ve bu ayaklanmaların sonucu da tabii ki İran'da birtakım geri adımlar atılmıştır. Ancak savaş onu kısır bıraktı ve kısır bırakmakla beraber devlet politikasında da ciddi derecede bir değişiklik yapılmadı.

Ruşen Çakır: Burada bir araya girmek istiyorum. Bir ara çok görüyordum sosyal medyada İran'da, Tahran'da özellikle sokaklardan görüntüler, parklardan görüntüler ve kadınlar, başları açık çok sayıda kadın, spor yapan kadın vesaire. Ben 90'lı yıllarda çok gittim İran'a, böyle bir şey asla yoktu. Bu videolar aldatıcı bir şey mi yoksa gerçekten bu başörtüsü mecburiyeti büyük ölçüde özellikle Tahran'da gevşedi mi? Bunun bir anlamı var mı?
Reza Talebi: Tabii ki bir nevi büyük şehirlerde biz bunu görebiliyoruz aslında. Yani İran'da bu tablo çok geniş. Hükümet tablonun bir kısmını veyahut daha geniş söylersem bu Mevlana'nın fil olayı gibidir; yani karanlık odada bazısı ayağını görüyor, bazısı hortumunu görüyor. Ancak tam olarak bu fili anlamak için ışıklı ve aydınlık bir odada olmamız gerekiyor. Hükümet bunun bir kısmını lanse ediyor, muhalefet bir kısmını lanse ediyor. Ancak bu geniş tabloda farklı yerler var. İran 1.648.195 km² bir ülke, 90 milyona yakın bir ülkedir. Ve tabii ki medyada veya Tahran'da olan olaylar diğer kesimlerde, merkez hariç şehirlerde ve bölgelerde farklıdır. Bunu da işaret edeyim, altını da çizeyim ki sizin sözünüzün kuvvetinde halk bir isyan başlattı ve bu isyanın sonucudur ki şu anda bir kişi değil, iki kişi değil, milyonlarca insan başını açtı. Ve bu başını açan insanlarla başı örtülü insanların da hiçbir problemleri yoktu; yan yana yaşadılar ve bunu hükümete de gösterdiler. Hükümet mecbur oldu geriye çekilmeye. Ancak bu geçici bir olay mı, bir politika mı, kalıcı bir politika mı? Ondan dolayı bunu diyorum ki düşünce olarak bu mekanizma ve çekirdek değişmedi. Belki bu dönemde taktiksel olarak bu geri çekilme vardır ve bu geri çekilmenin nedeni de halktır. Yani halk buna devam ederse ve buna bastırırsa, isyan ederse muhtemelen bunu geçiciden kalıcıya dönüştürecektir. Ancak hâlâ İran'ın çekirdeğinin içerisinde birtakım kesimler vardır; daha ideolojik, daha radikal, daha keskin, bunları kabul etmiyorlar. Doğrudur, bu çelişkiyi hükümetin politikalarının içerisinde de biz görüyoruz. Ancak bu soru işareti oluyor: Savaş nedeninden dolayı mı bu geri çekilme ve halka iyi davranma ortaya geldi yoksa savaştan sonra daha sert politikalarla mı karşı karşıya kalacağız? Bunu biz aslında bilmiyoruz. Ancak nitekim sonuç bunu gösteriyor ki tesettür meselesinde İran geri adım atmıştır. Ancak yine de bir saldırıda bulunsa veyahut İran'ın atmosferi daha ılımlı bir şekilde daha normalleşmeye doğru giderse bu soru işareti hâlâ toplumun içerisinde vardır: Hükümet yine de tutuklamalara, bastırmalara başlayacak mı yoksa bunu kabul edecek mi? Şimdi bunun üzerinde bir direnme var.

Ruşen Çakır: Peki savaşa tekrar dönecek olursak bir zamanlar dünyanın her zaman gündem maddesi olan, belki birinci maddesi olan bir Hürmüz Boğazı var. Ne zamandır gözümün önüne hiç içinde Hürmüz geçen haber gelmiyor. Orada sorun bitti mi, kalmadı mı? Yani Batı'nın da razı olduğu bir düzen mi kuruldu?
Reza Talebi: Hayır Ruşen Bey, hâlâ gerginlik devam ediyor. Mesele budur ki İran bu kartı ne zamana kadar kullanabilecektir? Yani aslında Hürmüz Boğazı'nda, güney koridorunda geçişler shuttle vasıtasıyla, yani Birleşik Arap Emirlikleri'nin yarattığı koridor ki özellikle bunu da açıklamak isterim: Hürmüz Boğazı yani Umman ve İran arasındaki bir boğazdır. Aşağıda yani güneyde Musendem dediğimiz yarımadanın aşağısında da küçücük bir boğaz daha var; El-Bab Boğazı vardır. Bu doğrudur, daracık bir boğazdır, oradaki derinlik de çok azdır. Ancak o bölgeden de Amerikalılar istifade ettiler ve küçük gemilerle beraber bunu delmeye çalıştılar. Ayrıca Hürmüz Boğazı konusunda gelen bilgiler, yani Kpler ve petrol trafiğini kontrol eden diğer bu ajanslar vardır, abartıcı bir şekilde 24 milyonu söylüyorlar; buradan petrol geçiş yapmıştır. Ancak bunun içerisinde hem Habshan-Füceyre dediğimiz boru hattı vardır Arap Emirlikleri'nde, bir kısmı o boru hattıyla Füceyre Limanı'na gidiyor; bir kısmı da Yanbu-Abkayk dediğimiz doğu-batı boru hattı vardır Suudi Arabistan'da, oradan petrol sevkiyatı yapılıyor. Ve ilginç olan bir şey de budur ki geçtiğimiz günlerde İran kendi petrolünü de bu güney koridorundan satıyordu Irak petrolü isminde. Yani daha önce de SOMO (Irak'taki firma) ile iş birliği yaparak ki Amerikalılar geçmişte ciddi derecede Iraklılara uyarı verdiler. Ancak şu anda da onu yapıyor. Ve diğer konuda İran kendi suları içerisinde, 12 mil içerisinde de bu petrol sevkiyatını Gwadar Limanı'na, Pakistan'a yapıyordu. Yani bir yandan hem İran göz yumuyordu aşağıdaki sevkiyata hem de Amerikalılar İran'ın petrol geçişine izin veriyordu. Onun nedenini de biliyoruz: Rusya ile anlaşma yapan Amerika, bu ekonomik çaplarda ambargolarını geçici olarak lağvetmesi gösteriyordu ki buna bir ihtiyacı var, dünyanın bir ihtiyacı var. Ancak şu anda hem İran 1400 km² sularda mayınlama yapmış, yani daha önce 1980'lerde kullandığı mayınlar; Maham 3, Maham 7 gibi mayınları bu bölgede şimdi de kullanıyor, genelde gelen VLCC dediğimiz büyük petrol sevkiyat gemileri bunlara çarpmış ve patlıyor. Ayrıca İran'ın farklı taburları C-308 dediğimiz füzeler ve roketlerle beraber adalarda konuşlanmıştır ve geçen her gemiye saldırıyorlar, onları vuruyorlar. Bu Hürmüz Boğazı'nın dışında da oluyor. Yani gelen bilgiler hem Basra Körfezi içerisinde hem Hürmüz Boğazı'nın dışında Umman Denizi'nde de oluyor. Nitekim bugün Hürmüz Boğazı'ndan yapılan geçiş 5 milyon ila 8 milyon olabiliyor, bu da bir tahmindir. Ben enerji uzmanı değilim ancak 24 milyon varilin oradan geçmesi birazcık abartıdır. Daha önce Hürmüz Boğazı'nda savaş olmadığı zaman, kapanmadığı zaman da 20 milyon varil oradan geçiyordu toplam İran petrolüyle beraber. Sıkıntı buradadır ki bu geçiş yapılıyor ancak İran'ın sevkiyatı düşmüş ve kaçak yapılan petrol maksimalist baktığımız zaman 500.000'den daha düşüktür; bu da İran için çok büyük sıkıntıdır. Çünkü petrol kuyularını yavaş yavaş kapatmaya doğru götürmesi gerekiyor ve bu kapatma İran içerisinde çok sıkıntılı olabilir. Çünkü 10 yıl ve hatta 5 yıl sürebilir; yani bazen daha düşük baktığımız zaman bunları yeniden ihya etmesi ve canlandırması. Esas nedenlerden birisi de budur; İran çalışıyor ki kaçak olarak Pakistan'dan veya Afganistan'dan bu petrol sevkiyatını yapsın. Ancak o da 150.000 varilden fazla olamıyor ve şu anda da Pakistan sınırlarını kapatmıştır. Sıkıntılarından birisi de odur; petrol satışı yapılmıyor ve benzin de içeriye gelmiyor. Rusya'da da sıkıntı var ve İran'ın benzini genelde Rusya'dan geliyordu, onu da sıkıntılı şekilde ithal ediyor.

Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyorum: Şu anda İran; İsrail ve ABD ile savaşıyor. Önce İsrail'de, sonra da ABD'de seçimler var ve savaş her iki ülkedeki seçimi de çok yakından ilgilendiriyor. Özellikle Trump petrol fiyatları başta olmak üzere birçok nedenle savaşı askıya almayı tercih ediyor gibi gözüküyor. Ama deniyor ki Amerikan seçimlerinden sonra İsrail ve ABD tekrar İran'a saldıracak. Tabii Trump'ın sağı solu belli olmaz ama böyle bir varsayım eminim siz de yakından takip ediyorsunuzdur. Buna İran hazır mı? Yani savaşmayı istiyor mu İran? Yoksa bir şekilde bunun ne olursa olsun bitmesini mi istiyor?
Reza Talebi: Evet. Düşünüyorum ki İranlılar savaşı kaçınılmaz olarak görüyor. Yani savaş olacak. Çünkü müzakereler konusunda da herhangi bir ilerleme yoktur. 7 şartlarını Amerikalılara sunmuşlar; Amerikalılar bunu kabul etmediler. Örnek olarak Laricani döneminde Laricani'den bir demeç var; orada diyor ki: "Biz Paris'te görüştüğümüz zaman Amerikalılarla farklı şekillerde anlaştık. Sonra Tahran'a geldikten sonra imzaladık, Amerikalılara gönderdik. Trump daha fazlasını istedi. Sonra yeniden bunu yaptık, daha fazlasını istedi. Ve o dönemden beri biz anladık ki Amerika bizimle savaşmak istiyor ve regime change (rejim değişikliği) Amerika'nın ilkin politikalarından birisidir ve şu anda da en önemli politikalarından birisi olmuştur ki muhtemelen de İsrail'in de orada ciddi bir tesiri vardır." Şu dönemde de muhtemelen İran biliyor ki seçimlerden sonra veyahut İsrail seçimleri ve Kongre seçimleri arasında bir hafta vardır, o dönemde Amerikalılar saldıracaklar. Bunu da neden söylüyor? Çünkü hem bölgede bu Theodore Roosevelt uçak gemisinin gelmesi ve Makin Island dediğimiz Donanma Grubu'nun oraya gelmesiyle beraber 50.000 tane Amerikan askeri, yani hem operatör hem savaşçı deniz piyadeleriyle beraber burada konuşlanmışlar. Özellikle Amerikalıların üslerini boşaltması, yani birinci ringde İran'a yakın olan üslerini boşaltması ki El Udeyid Katar'da boşaltmışlar, bu da bir mesajdır. Geçtiğimiz günlerde İsrail'le bunun tatbikatını da yaptılar. Biliyorsunuz, Irak'ın hava sahası savunmasızdır; o bölgede tatbikat yaptılar ve bu emareler bunu da gösteriyor. Nitekim Netanyahu her zaman seçimden önce bir olayın peşinde olmuştur ve bunu da teşvik ediyor. Birincisi, Ronen Bergman'ın bir kitabı var: Kalk ve Öldür. İsrailli bir gazeteci. Orada çok ilginç bir şey yazıyor: Netanyahu ve Peres'in arasında bir seçim kampanyası vardı. Peres, Arafat'ın yanına gidiyor ve diyor ki: "Bu Muhammed el-Zeyf'e söyle ki bu roketleri fırlatmasın. Netanyahu'nun oyu yükseliyor." Arafat bunu çok ciddiye almıyor ancak roketlerle beraber Netanyahu'nun oy oranı yükseliyor ve Peres kaybediyor. Netanyahu geliyor ve İsrail'in de dünyanın da başına bela oluyor. Şu dönemde de bunu istifade edebilir, kullanabilir. İran'ı teşvik edebilir ki belki bir saldırıya doğru gitsin. Ancak İranlılar bundan kaçınıyorlar, hazırlıklar yapıyorlar. Çünkü İran'ın şu dönemdeki hem balistik füze konusunda birtakım sıkıntıları vardır; bunların 35 tane büyük şehir ve 25 tane küçük balistik füze şehri Amerikalılar tarafından vurulmuştur. Ve özellikle İran bunun %70'ini, balistik füze yakıtını dışarıdan ithal ediyor; yani sodyum perklorat ve amonyum nitratı ciddi derecede ikmal yapmaya çalışıyor. Ve bir de bunu da düşünün; bu da İran için çok büyük bir maliyettir. 9 ay ordunuzu teyakkuzda ve alert (alarm) ortamında tutmuşsunuz ve bu da ciddi derecede İran'ı insani olarak da yıpratıyor. Ancak bu noktaya varmışlar ki Netanyahu bu dönemde ne İran'ı bırakacaktır ne de Trump'ın fırsatını elden kaçıracaktır. Nitekim seçimlerden sonra topal ördek dediğimiz zamanda muhtemelen ne İsrail'de bir devlet olacaktır; çünkü ikisinin de oyu yetmiyor, yani 61 tane kürsüyü Knesset'te elde edemiyorlar; bu da Netanyahu için bir fırsattır. Veyahut da bu olaylardan istifade ederek, farklı yasalara dayanarak, bir olağanüstü hal ilan ederek seçimleri engelleyebilir ve bu şekilde de İran'a ciddi derecede saldırabilir. Nitekim sadece zamanı ve takvim çok önemlidir. Bir de saldırının çapı ve boyutu ne kadar olacak? İkinci mesele de İran buna nasıl karşılık verecektir? Yani İran'ın tehditleri, özellikle Körfez ülkelerinin altyapıları ve Hürmüz Boğazı'ndan geçen 7 tane telekomünikasyon hattını engellemesiyle beraber bu, Babülmendep Boğazı'nda Yemen'deki olan Husilere de yansıyabilir ve özellikle Irak da bu konuya dâhil olabilir ki nitekim bu uyarıyı İran'ın lideri verdi: "Daha bölgesel bir çapta yanıt verebiliriz." Bu halükârda Amerikalılar saldıracaklar mı saldırmayacaklar mı bir bilgimiz yok ama İranlılar kesin olarak bir saldırı olacağını düşünüyor ve ona hazırlıklı bir şekilde yakalanmak istiyorlar. Ancak esas mesele İran'da ekonomi meselesi ve içerideki olan olaylardır. Yani içeride o olaylar patlarsa ve herhangi bir isyan olursa veyahut Allah göstermesin ciddi derecede bir savaş olursa, kıtlığa doğru giderse esas sıkıntısı İran'ın içindedir. Dışarıdan gelen tehditleri bir nevi tolere etme imkânları vardır.

Ruşen Çakır: Reza Bey, son olarak size çok iyi bildiğinize emin olduğum bir konuyu sormak istiyorum: Azerbaycan'da yaşananlar. Şimdi bunu tabii İran bağıyla birlikte sormak istiyorum ama siz Azerbaycan konusuna hâkim birisisiniz. Şöyle de bir olay var: Türkiye bir şekilde bu başörtüsü yasağı meselesine hükümet olarak girmedi ama hükümete yakın, iktidara yakın birtakım isimler, gazeteciler şunlar bunlar Azerbaycan yönetimine başörtüsü yasağı konusunda eleştiri getirdiler ve Bakü'den çok sert tepkiler geldi. İşte arama kararı çıkartıldı kimilerine, kimilerine Azerbaycan'a giriş yasağı kondu falan. Yüksek perdeden, hatta sonra kaldırılmış ama Türkiye'nin bir darbe planladığı gibi şeyler... Tabii başörtü yasağı, başörtüsü meselesi falan deyince akla Türkiye'den çok İran geliyor. Tam olarak orada ne yaşanıyor? Burada İran'ın ve Türkiye'nin bu olayla nasıl bir ilgisi olabilir? Yani var mı daha doğrusu?
Reza Talebi: Evet. Birincisi Ruşen Bey, bu mesele başörtüsünden daha geniş ve daha önemli bir mesele. Yani bunu Azerbaycan 2010'larda da yapmıştır ancak sonra geri adım attı. Şu anda biz biliyoruz ki Azerbaycan'da başörtülü çocuklara, kız çocuklarına izin vermiyorlar ve tutuklananlar da özellikle Kürdəxanı dediğimiz hapishanede bayağı tutuklanan aileler vardı. Ve bunun ardında yapılan olayı ben anlamsız buluyorum. Yani normal bir vatandaş olarak baktığım zaman da neden bu ortamda şu şekilde bir uygulama yapılıyor? Birincisi bu olabilir ki bu uygulamanın esas hedefi İran'dı. Yani bunu yaptıktan sonra özellikle gergin hâle gelen İran ve Azerbaycan olayları ki Pezeşkiyan döneminde birazcık bunları halının altına verdiler; ancak temelli olarak çok ciddi derecede iki ülkenin de ihtilafları vardır. Yani bunu açmaya çalışmıyorum, sadece bunu söylemem gerekiyor ki İran ve İsrail Savaşı'ndan sonra da İran düşünüyor ki ciddi derecede orada bir İsrail etkisi vardır. Ve İsrail tabii ki yeni cepheler açılırsa, özellikle Azerbaycan'ın kültürel olarak da İran'daki Azerbaycanlıların üzerindeki etkisine bakarak burada ciddi bir derecede Azerbaycan'a müdahil olması da söz konusu olabilir. Bu konuda ancak çok ilginçtir ki İran'daki devlet kademesi çok müdahil olmadı. Yani birkaç tane protesto oldu Azerbaycan Elçiliği'nin önünde veya İran'daki mollalardan birisi İlham Aliyev'i tehdit etti. Biz bunu biliyoruz ki İran'da ciddi derecede Aliyev'e hakaretler ve tehditler vardı ve daha önce de bunlara yanıt veriyordu. Ancak çok ilginç mesele buydu ki nedense Türkiye'den daha ılımlı diyelim ya da İran'dan daha ılımlı eleştiriler olduğu zaman da Azerbaycan ciddi derecede bunlara yanıt vermeye başladı. Yani özellikle Yeni Azerbaycan Partisi'nin (YAP) açıklamasına baktığımız zaman ‘‘AK Parti’’ yerine ‘‘AKP’’ yazdı. Veya sonra meseleyi ta Kafkas İslam Ordusu'na kadar, Rövşen Cevadov, Süleyman Demirel ve Çiller dönemindeki yapılan darbelere kadar götürdüler. Ve görünen budur ki esas olarak Azerbaycan bu yeni oluşumun içerisinde, İlham Aliyev başka bir misyon ve başka bir vizyona doğru gidiyor ve bu mesele de İsrail'e bağlıdır. Özellikle Erdoğan ve Netanyahu arasındaki bu çekişmeler doğrultusunda ve farklı meseleler, özellikle Suriye ki hatta Suriye konusunda da Azerbaycan ve Türkiye'nin büyük bir ihtilafı var. Orada galiba SOCAR'ın İsrail'i Suriye petrolüne sokması konusu da var, Petkim meselesi vardır. SOCAR'ın Türkiye'de ciddi derecede etkisi ve hatta bu fon meseleleriyle alakalı, ki ben bunu çok hızlı söylüyorum: Enver Altaylı'nın tutuklanması ve ondan sonra Mehmet Ağar, Yalıkavak Marina, Mandarin Bosphorus Hotel olaylarıyla beraber, ki Azerbaycan'la ilintiliydi, bunların üzerine de gitmek Türkiye'de söz konusuydu ki Azerbaycan buna ciddi derecede tepki gösterdi. Hatta Hikmet Hacıyev yani Azerbaycan Cumhurbaşkanı'nın dış işlerden sorumlu yardımcısı da bazı gazetelere yazılar gönderdi, ki atıf yaptım; yani bu Süleyman Demirel konusu ve darbe konusu söz konusu oldu. Görünen budur ki bu olayda proje İran içindi. Çünkü İran'ın ciddi derecede ideolojik bir nüfuzu vardır orada Şii toplumun içerisinde. Eskiden de İran'da eğitim gören dindar kesim vardı, sonra Azerbaycan'a gittiler. Bu da Azerbaycan'ın eksikliklerinden birisiydi; yani ne kadar dini bastırdıktan sonra bunlar daha radikalleşiyor. Yani herkes özgürdür; nasıl giyinsin, nasıl okula gitsin, bunları devletin tolere etmesi gerekiyordu. Ancak bu olayın içerisinde bir anda Türkiye'den tepki geldikten sonra oklar Türkiye'ye doğru gitti ve görünen budur ki yeni İran'daki savaştan sonra Azerbaycan'ın rolü farklı olacak. Türkiye ile çelişen konuları vardır; özellikle İran konusu, Suriye konusu, İsrail konusu... Ve belki Azerbaycan gelecekteki herhangi bir değişimde Türkiye'de bir rol almak ve orada da bir etki sahibi olmaya çalışıyor ki nitekim bu konular Türkiye'nin iç meseleleri ve ben de çok onlara vurgu yapmıyorum.

Ruşen Çakır: Bitirirken şunu söylemek istiyorum: Şimdi ben bir tane kendim yorum yaptım Azerbaycan-Türkiye arasındaki gerilim üzerine, bu başörtüsü üzerine. Daha sonra da perşembe akşamı Stanford Üniversitesi'nden çok iyi bir araştırmacıyla, yardımcı doçent Serkan Yolaçan’la, çok böyle "Azerbaycan 101" gibi bir yayın yaptık: "Nedir, kim kimdir, ne nedir?" falan. Çok izlendi, şaşırdım. Yani ortalamanın üzerinde izlendi ve özellikle Serkan Yolaçan'la yaptığımız yayının YouTube yorumlarında çok sayıda Azerbaycanlının yorum yaptığını gördüm. Ben bu kadar Türkiye'ye yönelik, Türkiye medyasına yönelik bir ilgi olduğunu bilmiyordum açıkçası. Bu vesileyle gördüm ve beni şaşırttı. Herhalde siz daha konuya hâkimsiniz; kendilerinden konuşulduğu zaman bayağı buna önem veren bir halktan bahsediyoruz herhalde.
Reza Talebi: Tabii ki. Yani özellikle Azerbaycan'da YouTube ve Facebook çok izleniyor. Yani kullanıcısı çoktur ve tabii ki ülkede muhalefetin olmadığından dolayı, yani muhalefet bastırılmış, yurt dışında genelde YouTube üzerinden yayınlar yapıyorlar ve Türkiye konusunda bigâne değiller. Yani bu Türkiye medya meselesi ve gazetecilik meselesi Meşrutiyet'ten bu yana ve Azerbaycan'da, onlar "altın çağ" diyorlar, o dönemdeki olan olaylarla beraber bayağı ilintili ve birbirinin içerisine girmişti. Ta Yeni Kafkasya dediğimiz dergilerden ve gazetelerden tutmuş İstanbul'da yayınlanan veyahut İran'daki Azerbaycan gruplarının İstanbul'dan İran'a mesaj vermeleri ve yayın yapmaları... Bunun tarihsel bir zemini de vardır, buna şahidiz. Diğer mesele de tabii ki Azerbaycanlılar da hiçbir zaman Türkiye'ye bigâne değiller; gidip geliyorlar. Aynı dil, aynı kültür yaşamaktadır Kafkasya'da. Yani Kafkasya'daki bütün insanların bir nevi Türkiye'ye bağları vardır ve Azerbaycan da bunun içerisindedir. Maalesef Türkiye'de yanlış bir kavram vardır; "Bir millet, iki devlet" diyorlar ve onu da Haydar Aliyev'e bağlıyorlar. Haydar Aliyev'in değil; sonra İlham Aliyev onu Haydar Aliyev'e bağlamıştır. Eskiden Ebulfez Elçibey bunu söylemiştir ve tabii ki orada da ciddi derecede bir yanıltma vardır. Bence Azerbaycan ve Türkiye'nin ilişkilerini daha derinden okumamız lazımdır. Bugünkü ilişkiler bence geçmişteki olan ilişkilere tam terstir. Maalesef Azerbaycan hükümeti bugünkü ilişkiler ortaya çıktıktan sonra, yani tezatlar ve sıkıntılar ortaya çıktıktan sonra geçmişteki tarihi sorgulamaya başlıyor. Bu da bir nevi Türkiye toplumuna haksızlıktır. Yani devletlerde sıkıntı olabilir; diktatörlük, otokrasi bunların arasında olabilir. Ancak bölgedeki toplumlar düşündüğüm kadar, yani Azerbaycanlılar olsun, İranlılar olsun, Türkler, Araplar, Kürtler olsun bunların birbiriyle sıkıntıları yoktur ve maalesef bu sıkıntıları ve hatta çelişkileri ortaya getiren siyasettir. Özellikle ben de bir yayın yaptım, Hediye Levent'le beraber bir yayın yaptım. Yani troller her türlü küfür ve saygısızca davrandılar. Ancak ben o yapılan hakaretleri Azerbaycan adına yazmıyorum. Nasıl ki İlham Aliyev'in veya Türkiye'deki iktidarın yaptığı politikaları da biz Türk toplumunun veya Azerbaycan toplumunun hanesine yazmak istemeyiz. Ancak görünen budur ki Azerbaycanlılar ciddi derecede Türk televizyonunu izliyorlar. Bu da nedendir? Çünkü Azerbaycan'da bir özgürlük yok, özgür bir medya da yok maalesef. Devlet kanalları vardır, kısıtlamalar vardır ve buna alternatif olarak Türk medyasını, özellikle de YouTube'da yayın yapan medyacıları ve gazetecileri, sizin yayınınızı da ciddi derecede takip edip izliyorlar.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Reza Bey. Yine çok aydınlatıcı bir yayın oldu, eksik olmayın. Sizin sayenizde başta İran olmak üzere bölgeyi Medyascope izleyicileri yakından takip ediyorlar. Çok sağ olun. Bir dahaki yayınımızda biraz güzel şeyler konuşalım diye umuyorum ama biraz zora benziyor diyelim.
Reza Talebi: Çok teşekkür ederim. Ben de umarım, bâki selam.

Ruşen Çakır: Evet. İran kendini mi unutturdu, İran'ı unuttuk mu, İran Azerbaycan'daki başörtüsü meselesi ile ilgili mi? Bütün bunları meslektaşımız Reza Talebi anlattı. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
31.10.2026 Ankara-Bakü gerilimi: Ne oldu, neden oldu, neler olabilir?
30.10.2026 Müsavat Dervişoğlu Devlet Bahçeli'nin koluna girince kıyamet koptu
29.10.2026 "Fon rezaletinde millet burnundan soluyor"muş!
28.10.2026 Doç. Vahap Coşkun ile söyleşi: Çözüm süreci niçin sessizliğe gömüldü?
28.10.2026 CHP muhalif bir parti mi?
27.10.2026 Oktay Saral için üzülmeli miyiz?
26.10.2026 Lula'nın seçim zaferini Brezilya'da yaşayan siyaset bilimci Karabekir Akkoyunlu yorumluyor
26.10.2026 İstanbul Barosu seçimleri bize neler söylüyor?
25.10.2026 Basın özgürlüğü yolunda yepyeni bir başlangıç
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
31.10.2026 Ankara-Bakü gerilimi: Ne oldu, neden oldu, neler olabilir?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı