Haftaya Bakış Özel: Bahçeli’nin yüzde 50+1 konusunda Erdoğan’a cevabı ve Cumhur İttifakı’nın geleceği

21.11.2023 medyascope.tv

21 Kasım 2023’te medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün bir tür “Haftaya Bakış Özel” yayını yapacağız. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimi için %50+1 oy şartının artık kaldırılması gerektiği yolundaki açıklamasına MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin verdiği cevâbı Kemal Can’la sıcağı sıcağına konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Öncelikle şunu söyleyeyim: Devlet Bahçeli konuşmasını sürekli öksürerek yaptı. “Erdoğan Bahçeli’yi sırtından atacak” eleştirilerine, “Siyâsî hayâtımız boyunca kimsenin sırtına binmedik, hiç kimseyi de sırtımıza bindirmedik” derken ses tonunu çok yükseltti ve sertleşti. Yüzde 50+1 meselesine, konuşmasının sonlarına doğru değindi. Bahçeli, “Böyle bir mesele var, ama biz Sayın Cumhurbaşkanı ile bunun orta yolunu buluruz. Buradan kimseye ekmek çıkmaz” diye özetlenebilecek bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı şimdi değerlendireceğiz, ama sonuçta ortada bir sorun olduğu muhakkak. Bu konu daha önce de geçti biliyorsun. Yüzde 50+1 oy şartının kaldırılması meselesini 2019’da Faruk Çelik dile getirmişti. Daha sonra Cemil Çiçek bu sistemin problemli olduğunu açıklamıştı. Birtakım köşe yazarları da bu konuya değinmişlerdi. Devlet Bahçeli bu tartışmaları “abes” diye nitelendirmişti o dönemde.
Erdoğan Almanya gezisi dönüşünde uçakta gazetecilere %50+1 oy şartının değişmesi gerektiğini başkaları üzerinden değil, doğrudan kendisi açıkça söylemiş oldu. Bahçeli’nin de buna bir cevap vereceğini tahmin etmiştik. Zâten İsmail Saymaz da Semih Yalçın’la konuştuğunda, Bahçeli’nin bu konuya grup toplantısında değineceğini söylemişti. Devlet Bahçeli’nin bu açıklamasına çok da şaşırmadım açıkçası. Ama Bahçeli’yi yıllardır anlamaya çalışan birisi olarak, bu açıklamasından, bu konuda bir sorun çıkmasını istemediğini, ama çıkarsa da çok tâviz vermeye yanaşmayacağı mesajını aldım. Bahçeli, %50+1 ısrârını “Bu sistem bir meşrûiyet sağlıyor. Milletvekili, belediye başkanı, muhtar seçmiyoruz. Cumhurun bütününü temsil edecek cumhurbaşkanı seçiyoruz” diyerek açıklıyor. Ama burada esas mesele, %50+1 şartı kaldırılınca, Erdoğan’ın Bahçeli’ye ve diğer ittifak partilerine ihtiyâcı kalmayacağı, dolayısıyla %50+1’den vazgeçilmesinin aynı zamanda Cumhur İttifâkı’ndan vazgeçilmesi olarak yorumlandığı için böyle bir ısrarda bulunuyor. Yani Bahçeli %50+1’i tartışırken aslında Cumhur İttifâkı’nı tartışıyor. Zâten konuşmasında uzun uzun Cumhur İttifâkı’nı överek, ittifâka ve Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne Erdoğan’dan daha fazla sâhip çıkıyor. Sonuçta bu %50+1 tartışması, “Cumhur İttifâkı’na tamam mı devam mı?” tartışması gibi sanki. Ne dersin?
Kemal Can: Açık söylemek gerekirse, bu meşrûiyet meselesi ve %50+1’in bu sistemde gerekli olup olmadığı konusunda Bahçeli gayet haklı. Hukukî olarak bu yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanının en fazla oyu alan adayın seçilmesiyle belirlenmesi hakîkaten çok ağır bir meşrûiyet krizi. Zâten sistem bir meşrûiyet sorunu ve çok yüksek yetkiler içeren bir kontrolsüzlük yaratıyor. Ama teorik olarak en çok oy alanın seçilmesi, meselâ %25’le veya %30’la bir adayın cumhurbaşkanı olması ve başka hiç kimse tarafından hiçbir denetim ve kontrol imkânı olmayan olağanüstü yetkilerle donatılması demek. Eğer böyle bir sistemle devam edilecekse, açıkçası çok gerçekçi değil. Dolayısıyla sâdece, “Seçimde sıkıntı çıkıyor, ittifaklar çok isâbetli olmadı” gibi gerekçelerle, bu sistem değişikliği iddiası hukukî açıdan çok geçerli bir iddia değil. Bu, işin bir tarafı.
Ama bir de, çok konuşulan ve senin de işâret ettiğin gibi, işin siyâsî tarafları hep gündemde. Bu çok yeni bir şey değil. Neredeyse bu ittifak kurulduğu andan îtibâren, “Ne zaman çatlayacak, ne zaman patlayacak, kim kimi yarı yolda bırakacak, kim yerine başka alternatifle yola devam edecek?” gibi iktidar ittifâkında çatlak tartışmaları, sâdece bu %50+1 meselesiyle değil, çeşitli vesîlelerle hep gündeme geldi. Bu yüzde 50+1 meselesi de aslında çok yeni değil. 2018’de, 2019’da, 2021’de, hattâ Mayıs ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminden birkaç gün önce, Erdoğan gazetecilere bu %50+1 meselesinden bahsetti. Yine Erdoğan bahsetti. Daha öncekiler genellikle Erdoğan’ın doğrudan dâhil olmadığı, onun adına olduğu varsayılan ya da AKP içerisindeki bir eğilimi yansıttığı iddiasıyla bâzı gazeteciler ya da eski siyâsîler tarafından gündeme getirilmişti; ama Erdoğan bunu ya kapalı toplantılarda ya da bu yıl içerisinde olduğu gibi iki kere gazetecilerle konuşması sırasında ifâde etti. Dolayısıyla %50+1 tartışması da yeni değil. Ve bu, ittifâkın aritmetik tarafına ilişkin hep tartışılan bir konu. Bu ittifak kurulduğu andan îtibâren, kim kimin koltuk değneği, kim kimin yedeğinde gidiyor, kim kimi taşıyor, kim kime mecbur filan üzerinden tartışılıyor.
Bahçeli burada Cumhur İttifâkı’nın sâdece aritmetik bir ittifak olmadığının altını çiziyor. Yani “Öyle kâğıt üzerine koyup birtakım matematik hesaplar yapıyorsanız, iş böyle değil. Zâten o matematik hesaplar da çok isâbetli değil. Cumhur İttifâkı ya da MHP’nin bu ittifâkı desteklemesi basit bir aritmetik mesele değil. Dolayısıyla bunu aritmetik formüllerle tartışmaya açmak, ancak bu ittifâkın kendisini zedelemeye dönük düşmanca girişimlerdir” diyor ve dolaylı biçimde de Erdoğan’ı, bilerek ya da bilmeyerek –ki hiçbirimiz bilmeyerek olduğunu düşünmüyoruz; muhtemelen Bahçeli de düşünmüyor– bu tartışmaları yaratmak ya da köpürtmek konusunda biraz daha dikkatli olmaya da çağıran bir îmâsı var.
Burada çok belirleyici olan noktalardan biri bu 50+1 tartışmasında…

Ruşen Çakır
: Kemal Can’ın bağlantısında bir sorun oldu sanıyorum. Bağlantı sorunu çözülene kadar bir iki not ekleyeyim. Bahçeli’nin konuşmasının en çarpıcı yönü, “Biz Allah’a çok şükür siyâsî hayâtımız boyunca hiç kimsenin sırtına binmedik, hiç kimseyi de sırtımıza bindirmedik” açıklamasıydı. Bu sözlerden sonra Meclis grup salonu ayağa kalktı. Aslında Bahçeli’nin bu açıklaması, Barış Terkoğlu’nun Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “Erdoğan Bahçeli'yi sırtından atacak mı?” https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/erdogan-bahceliyi-sirtindan-atacak-mi-2142765 başlıklı yazısına bir cevaptı. Bahçeli yazıdan bahsetti, ama yazarını söylemedi. Zâten konuşması boyunca da sürekli birilerinin Cumhur İttifâkı’nın bölünmesine yatırım yaptığını, ama bunun mümkün olmadığını söyledi. Oralarda da yine çok sert sözleri var. Meselâ diyor ki: “Sanıyorum herkes mesajı aldı ve anladı. Ne diyeceğimi merak edip karmaşa ve kavga bekleyenler külâhı kafalarına ters giyerek, arkalarına bakmadan nifak mevzilerine tekrar geri dönmek zorunda kaldı.”
Kemal yayına döndü. Kemal, senin bağlantında sorun varken ben Bahçeli’nin açıklamasının çarpıcı yönlerini okuyordum. En son, “Sanıyorum herkes mesajı aldı ve anladı. Ne diyeceğimi merak edip karmaşa ve kavga bekleyenler külâhı kafalarına ters giyerek, arkalarına bakmadan nifak mevzilerine tekrar geri dönmek zorunda kaldı. Bu bedbahtlara, bu gafillere diyorum ki: Buradan size ekmek çıkmaz!” diye yaptığı açıklamasını okuyordum. Açıkçası, Bahçeli’nin bugünkü konuşmasını beklerken, seninle dün ve bu sabah yaptığımız konuşmalarda, “Bir şey olacak, ama kopuş olmaz” fikri ikimizde de güçlüydü. Hattâ 10 gün önce, “Erdoğan ve Bahçeli: Düşman çatlatan ittifak” https://medyascope.tv/2023/11/12/rusen-cakir-yazdi-erdogan-ile-bahceli-dusman-catlatan-ittifak/ başlıklı bir yazı yazdım. Eğer ittifak bozulsaydı ben de bayağı bozulacaktım. Sonuçta ittifak bozulmuyor, ama böyle bir beklenti olduğu kesin. Erdoğan da, “Böyle bir şey yok” demiyor; Cumhur İttifâkı’na tâvizsiz bir şekilde sâhip çıkma konusunda çok tutuk davranıyor. Sanki bu tür şeyler konuşulsun istiyor gibi bir hâli var.
Kemal Can: Evet. Benim bağlantım nerede kesildi bilmiyorum, ama ben de tam bundan bahsetmek istiyordum. Erdoğan Bahçeli’nin reaksiyonunu ya da bunu ortaya attığında ortada nasıl bir gerilim oluşacağını tartmayı elbette arzu ediyordur. Zaman zaman doğrudan kendisi ya da dolaylı olarak bunun zeminini yokluyor olabilir. Ama Erdoğan, bu %50+1 meselesini Bahçeli’ye mesaj ulaştırmaktan çok, AKP çevreleri, özellikle bir çevre tarafından ve muhâlefette çok alıcısı bulunan bir temayı hep gündemde tutmak için yapıyor. Yani “Bu ittifâkın çatısında bir problem var. Bu problem nedeniyle bu ittifak çatırdayacak ve bu iktidârın geleceği tehlikeye girecek” temasını muhâlefet de çok seviyor. AKP içerisindeki bir çevre de, MHP’nin ittifaktaki varlığından rahatsızlığı ya da onların önünü kesen tutumuna karşı bunu kullanmayı seviyorlar. Erdoğan da, bu gerilimi ve bu tartışmayı, muhâlefet çevrelerinde ve genel kamuoyundaki bu genel kabulü, “Erdoğan aslında başka bir şeyler yapacak, ama MHP elini tutuyor. Erdoğan bir süre sonra MHP’den kurtulacak ve bambaşka bir siyâsete yönelecek” şeklindeki iddiaların canlı kalmasını, hep bir kenarda durmasını seviyor aslında. Eğer bu tartışmaların devâmında çok büyük bir kriz çıkmazsa –ki ikisi de o krizlere izin vermeyip bir vâdede durumu toparlıyorlar– bunun bir kenarda durmasından, bunun canlı tutulmasından gayet hoşnut.
Bahçeli bugünkü konuşmasında, “Biz durduğumuz yerdeyiz, yine aynı şeyi söylüyoruz” diyerek tartışmanın ne tarafında yer aldığını söyledi. Ama meselâ 2019 yerel seçiminden önce, 2018 sonbaharında çok daha sert bir restleşme yaşanmıştı hatırlarsan. 2018 Ekim-Kasım ayları civârında, yerel seçime çok kısa bir süre kala, Bahçeli grup toplantısında çıkıp, “İttifak mittifak yok” demişti. Erdoğan da, “Yoksa yok, herkes kendi yoluna” diye cevap vermişti. Üstelik MHP’nin o dönemde önerdiği af konusunun çok sorunlu olduğunu, bunu kabul etmelerinin mümkün olmadığını, “Bu konuda iş bir restleşmeye varacaksa herkes kendi yoluna gitsin” noktasına varmıştı. Ama sonra ittifak devam etti. 2019 yerel seçimlerine ittifakla girdiler. Yetmedi; Erdoğan’ın “Olmaz” dediği af yasası da çıktı zâten. Hattâ o af yasasından yararlanıp cezâevinden çıkan birtakım şöhretli insanlar da Bahçeli’ye teşekkür ziyâretine gittiler, fotoğrafları yayınlandı.
Şimdi, bu tür “Bir sorun var” meselesi açısından söylüyorum: Elbette bu ittifâkın, sâdece şu anda çıkmış krizlerden dolayı değil başından îtibâren, tavanında sürekli bir gerilim var. Ama bu gerilim, bu ittifâkın sonunu getirecek esas dinamik değil.

Ruşen Çakır: Orada şöyle bir soru var: Erdoğan “Yüzde 50+1 gereksizdir, sorun çıkıyor” diyor, tamam. Bahçeli ise %50+1’i istiyor; çünkü böyle olduğu müddetçe Erdoğan Bahçeli ile ittifak yapmak zorunda. Peki, Erdoğan neye güveniyor da %50+1’den vazgeçmek istiyor? Çünkü anayasal olarak 2023’te Erdoğan bir daha aday olamayacak. Bu durumda Erdoğan, yerine kendisinden daha düşük profilli birisini sürecek. Öyle bir aday %50+1 olmadan en yüksek oyu nasıl alacak? Meselâ %50+1 şartı kalkarsa ve muhâlefet yine bir aday etrâfında birleşirse, Erdoğan’ın göstereceği adayın kaybetme ihtimâli çok fazla olacak. Biraz önce aritmetik hesaplar dedin ya? Bu mesele kafamı çok karıştırıyor. Erdoğan neye istinâden “%50+1’e gerek yok” diyor? Nasıl bir aday olacak ki en yüksek oyu alacak? Hele bir de son seçimde olduğu gibi, muhâlefetin, İYİ Parti hattâ HEDEP’in Ekrem İmamoğlu etrâfında birleştiğini varsayalım. Bu durumda Erdoğan’ın göstereceği adayın kazanma ihtimâli yok ki.
Kemal Can: Evet. Şöyle bir hesap var. AKP’nin içindeki bâzı çevreler, her halükârda AKP’nin birinci parti olmaya devam etmesini bir güvence olarak görüyorlar. İkincisi, özellikle Kürt seçmende ve radikal olmayan, herkesin umut bağladığı “merkez seçmen” diye târif edilebilecek kentli seçmen içerisinde MHP’nin varlığının AKP’yi biraz gerilettiği fikri hâkim. Varsayım, MHP’yi dışarıda bırakan bir AKP’nin, bu kaybettiği alanı tekrar kazanabileceği varsayımı. Aslında bu çok doğru bir varsayım değil. 2019’da, bu tartışmanın biraz daha mâkul bulunan bir tarafı vardı. O zaman, yeni kurulmuş, gelişmekte olan ve ilerleme eğilimi olan bir İYİ Parti seçeneği vardı. İYİ Parti’nin, tam da AKP’nin MHP üzerinden kaybettiği ama yine milliyetçilik üzerinden tutabileceği başka bir oy potansiyeliyle MHP’yi ikame etmesi, yani AKP’nin, MHP ile İYİ Parti’yi yer değiştirerek bir ittifak tâzelemesinden bahsediliyordu. O zaman için onun aritmetik anlamı biraz daha gerçekçi gibiydi. Çünkü MHP’nin oy kaybına başladığı ve MHP’nin çok ciddî biçimde oy kaybedeceği, hattâ barajın bu yüzden düşürüldüğü iddiaları, buna karşılık İYİ Parti’nin de gelişme eğilimi içinde olduğu konuşuldu.
Şimdi tam tersi bir sürecin içerisindeyiz. Yani MHP’yi ittifaktan kovup başka birilerini, muhtemelen İYİ Parti’yi ya da onun seçmenini kazanmaya çalışması aritmetik olarak çok kârlı bir hesap değil. Yine yapılan son araştırmalar gösteriyor ki MHP’nin iki seçimdir İYİ Parti’nin üzerinde oy almasının ötesinde, bu son seçimden îtibâren oyunu biraz daha artırdığı ve eğer gerçekten bir çatlak olup ittifak dağılırsa, muhtemelen AKP içerisinde gömülü bir miktar MHP oyunun da kolaylıkla MHP’ye kayabileceği, MHP’nin de tıpkı bu ittifak öncesindeki %15’leri aşan oy potansiyeline yakın bir muhâlefet partisi hâline gelebileceğini düşünebiliriz. Dolayısıyla ittifakta kendine sorun çıkartan MHP’yi, muhâlefette daha sorunlu biri olarak karşısına yerleştirmenin Erdoğan’ın hangi işine yarayacağı gerçekten tartışmalı.

Ruşen Çakır: Bahsettiğin kamuoyu araştırmalarından bir tânesini bugün gördüm. İYİ Parti’de net bir gerileme, MHP’de de net bir artış söylüyor şu anda. Daha önce senin de bahsettiğin gibi, “MHP giderse İYİ Parti gelir” formülü de artık geçerliliğini yitiriyor. Bir zamanlar İYİ Parti’ye atfedilen %15’ler, senin de dediğin gibi MHP’ye atfedilir oluyor.
Kemal, burada Bahçeli’nin bir sözü var — bunu kayıtlara geçirmeden olmaz: Cumhur İttifâkı ile ilgili polemik yapan “kara sinek tabiatlı gürûh”un durumunu anlatıyor. Bahçeli’nin böyle ilginç lâfları var biliyorsun. Diyor ki: “Sineğin akıllısı kiraza biner, şehre gider. Sineğin aptalı gübreye düşer, bunlar gibi ahıra gider” diye bir lâfı var. Ben hayâtımda hiç bu lâfı duymamıştım.
Kemal Can: Ben de duymamıştım.

Ruşen Çakır: Perşembe günü Bahçeli ve Erdoğan görüşecekler. Yarın Erdoğan grup toplantısı yapacak mı bilmiyorum, ama belki de yapar. Orada Bahçeli yine %50+1 meselesine girer mi onu da bilmiyoruz. Ama her halükârda Perşembe günü konuşacaklar. Devlet Bahçeli, “Bizim, Sayın Cumhurbaşkanımızla diyaloğumuz hasbîdir, harbîdir, haysiyetlidir, hakseverlik üzerinedir, saygı ve sevgi temellidir. Hiç kimse de aramıza giremeyecektir” diyor. Bir diğer açıklaması da, “Cumhur İttifâkı’nda pazarlık yoktur, ihtilâf yoktur.” Bunlar sanki olanı değil de olmasını arzuladığını söylemek gibi geliyor bana, ne dersin?
Kemal Can: Bugün Bahçeli biraz daha sertçe bir çıkış yapsaydı da şaşırmazdım, çok yumuşak, hattâ bir ara formül öneren tuhaf bir matematiksel model ortaya koysa da şaşırmazdım.

Ruşen Çakır: Açıkçası ben bugün öyle ebced hesâbı gibi bir şeyler de bekledim, ama bugün gelmedi.
Kemal Can: İkisi de mümkündü, olabilirdi. Muhtemelen ikili görüşmeler başka bir havada geçiyor; ama genellikle kamuya açık olarak yapılan bu tür çıkışlar, aslında ikisi arasındaki gerilimden daha çok, kendi çevreleri ve üçüncü şahıslara verilen mesajlarla dolu oluyor. Bahçeli’nin bugünkü konuşması da, Erdoğan eğer bir yoklama yaptıysa, o yoklamaya bir cevap içeriyor elbette. Ama onun dışında, doğrudan Cumhur İttifâkı’ndaki çatlak iddiaları üzerine kurgulanmış bir cevap. Bahçeli’nin burada asıl mesele ettiği şey, “Erdoğan niye bu lâfı etti?” değil, Erdoğan'ın ettiği bu lâf bu kullanıma doğru çekildiği için verdiği bir reaksiyon. Büyük ihtimalle, Perşembe günkü toplantıda da, “Tamam, böyle şeyler olabiliyor; ama bu konuya bu açıdan dikkat etmek lâzım” gibi, bir karşılıklı mutâbakat zemini bulunabilir.
Bence, Cumhur İttifâkı’ndaki AKP-MHP birlikteliği bir aritmetik mesele değil. Zâten başlangıçtan îtibâren öyle değildi, şimdi artık hiç aritmetik bir mesele değil. Dolayısıyla iktidarın tavanındaki çatlak önemli bir şey, tamam, bunun üzerine düşünmek de birtakım hamleler üretmek de fayda olabilir; ama asıl olarak, muhâlefetin iktidarla mücâdele perspektifini, bu iktidârın bütün kamuoyu nezdinde ve kendi tabanındaki çatlaklarla ilişkilendirmesi lâzım. “Erdoğan aslında bir sürü yanlış şeyi MHP yüzünden yapıyor. Her zaman da bu MHP’den kurtulmaya çalışıyor” fikrini canlı tutmaya çalışıyor. Bir yandan da sürekli, muhâlefetin dikkat odağını daha çok siyâsetin elitler arası meselesinde tutuyor.
Oysa Türkiye’nin hem yapısal sorunları hem muhâlefetin beklenen yükselişi sağlayamamasının nedeni, iktidar ittifâkının tabanındaki çatlaklarla ilgisini kuramamış olması. Ekonomik krizden başlayarak bütün toplumsal gerilimlere kadar o alanda hâlâ ilişki kurulamıyor ve bu ilişkisizlik yüzünden, Erdoğan çok daha rahat bir kutuplaştırma siyâsetini sürdürecek bir zemin yaratabiliyor ve seçmen kararlarını, memnûniyet ya da temel sorunlardan çok uzakta, çok sembolik bir alanda, “Kim kimle yan yana, kim kimin elini öptü?” meselesi üzerinden yürütebiliyor. Zâten Bahçeli CHP’nin durumunu îzah ederken, hemen yine o kutuplaştırma hattına kolayca girdi. Halbuki asıl problem ve işlenmediği için kuvvetli bir değişim dinamiğine dönüşmeyen şey, tavandaki çatlak değil, tabanda hâlâ iktidârın sıvalarla, yapıştırıcılarla sağlam tutabildiği aşağıdaki çatlaklarda.

Ruşen Çakır: Yavaş yavaş toparlayalım Kemal. Ama şöyle bir husus var: Cumhurbaşkanlığı seçimine 4,5 sene var. Dolayısıyla %50+1 tartışması bugünün tartışması değil gibi gözüküyor. Ama çok önemli bir krizin kapısını aralayabilir. O da, yerel seçimde MHP’nin Erdoğan’a, özellikle İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirlerde, CHP adaylarına karşı destek vermemesi ihtimâli. Bu anlamıyla zamanlama olarak %50+1 tartışması biraz garip geliyor. Erdoğan, “Nasıl olsa cumhurbaşkanlığı seçimine 4,5 yıl var. Ben MHP’siz de cumhurbaşkanlığını kazandırabilirim” düşüncesinde olabilir. Ama bu hesapla bir çıkış yapıp, önümüzdeki yerel seçimleri riske atma ihtimâli çok yüksek. MHP’nin destek vermemesi hâlinde İstanbul ve Ankara’yı alması iyice zorlaşmayacak mı?
Kemal Can: Tabiî öyle. Bence %50+1 tartışmasının şimdi gündeme gelmesi, biraz da bu yargı krizi ve Anayasa değişikliği paketiyle bağlantılı. Çünkü böyle bir değişiklik söz konusu olacaksa, bir anayasa değişikliği gerektiriyor ve asıl problemli denge de orada zâten. Yani anayasayı değiştirecek ne Cumhur İttifâkı’nın çoğunluğu var, ne de AKP’nin kurabileceği başka bir ittifakla bunu yaratabilmesi mümkün. Ama hem muhâlefette hem iktidarda hem de genel kamuoyunda, bu anayasa tartışması, yargı krizinde de bu olayda da, sürekli gündemde tutuluyor. Hatırlarsan her seçimden önce, geçen Mayıs’ta yapılan seçim öncesinde de, “O seçimle paralel bir paket gelecek mi?” diye tartışıldı ve uzunca bir süre anayasa tartışmaları açıldı ve devam etti. Anayasa Mahkemesi ile ilgili krizde, anayasa meselesi yine gündeme geldi. Şimdi %50+1 şartının kaldırılması konusuyla tekrar gündemde. Âile meselesi dolayısıyla da sürekli gündemde tutuluyor. Hattâ o yargı krizinde konuşmuştuk. AİHM kararlarının uygulanmamasıyla ilgili eleştirilere yanıt verilirken, daha önce Mehmet Uçum’un söylediğiyle, Hakan Fidan’ın, Dışişleri Bakanlığı’nın bütçe görüşmeleri sırasında söyledikleri arasında bir ilişki var. Hakan Fidan, “Siyâsîleşmiş dâvâlara verilen cevap da siyâsî olur” diyor. Burada AİHM’i kastediyor ve AİHM kararlarının siyâsî olduğunu, dolayısıyla kendi cevaplarının da siyâsî olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, şu anda mevcut hukuk içerisindeki pozisyonunu, bütün yargı kurumlarını değiştirecek birtakım tartışmalara da sokuyor.
Erdoğan, bu anayasa tartışmasını, sonuç versin vermesin, olabilirliği olsun olmasın, aritmetik olarak mümkün olsun olmasın, kendisi açısından verimli ve işe yarar bir tartışma olarak görüyor ve bence, bunu seçime kadar da başka vesîlelerle de tekrarlayacak. Bir pakete dönüşecek mi emin değilim. Çünkü onun aritmetik zemini var gibi görünmüyor. Ama bütün partileri bir mesâfe ayarına ve bocalamaya soktuğu açık. Meselâ İYİ Parti, bu %50+1 tartışmasına hemen, önceden yaptığı ve tamâmen başka bir bağlamda bir restleşme parçası olan çıkışı yüzünden tuhaf bir pozisyonda kaldı. Akşener’in “Herkes kendi başına seçime girsin” iddiası yüzünden, sanki %50+1’den vazgeçilmesinin otomatik olarak taraftarı olacak bir pozisyonda. Dolayısıyla böyle pozisyon zorlukları yaratabiliyor bu tartışma ve bu da Erdoğan’ın işine geliyor. Senin dediğin gibi riskler içermesine rağmen birkaç tâne faydası var. Ama o riskleri çözme kabiliyeti hâlâ var. Erdoğan’la Bahçeli’nin o “mükemmel uyum” ya da “harbî, hasbî ilişki” meselesi ne kadar doğrudur, onu bir kenara koyalım; ama en azından kendi aralarındaki krizleri bile avantajlı bir formülle faydaya dönüştürebildiklerini gördük şimdiye kadar. Bu kabiliyetleri devam ettiği sürece, herkes bu çatlak üzerine konuşuyor. Ama onlar, çatlaklarını bu sâyede daha sağlam tutarak, en azından bir dağılmaya neden olmadan devam ettirmeyi beceriyorlar. Böyle tuhaf bir döngü var burada.

Ruşen Çakır: Kemal, Bahçeli grup toplantısında konuştu ve %50+1 konusunda Erdoğan’ın çıkışına cevap verdi. Tatlı sert bir çıkıştı yaptığı konuşma. Bakalım Erdoğan yarın ya da başka bir vesîleyle bu konuya girecek mi? Zâten Erdoğan her vesîleyle konuşuyor. Ama Perşembe günkü baş başa görüşmenin ana gündemi herhalde bu ve yerel seçimler olacak. Bu arada, İYİ Parti’den de bahsettim. İYİ Parti bambaşka bir olay. Artık onu başka sefere konuşuruz. Ama bir tâciz iddiaları eksikti, onlar da geldi. İşler iyice karışıyor İYİ Parti’de. Ümit Dikbayır kesin ihraç istemiyle Parti Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Hattâ onunla ilgili bir de tâciz iddiası olduğu söyleniyor. Dolayısıyla Cumhur İttifâkı’nda gerginlik, şu bu meselelerinde, belki devreye girebilecek tek parti olarak Özgür Özel’li CHP kalıyor. Onlar da şu hâliyle çok fazla bir şey yapacakmış gibi durmuyorlar.
Sonuç olarak, belli ki bu “Cumhur İttifâkı düşman mı çatlatacak, düşmanları memnun mu edecek?” tartışmasını konuşmaya devam edeceğiz diyelim ve burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
18.02.2024 Muhalefetten geriye ne kaldı?
13.02.2024 İstanbul futbol kültürünün değişimi: Mehmet Şenol ile söyleşi
10.02.2024 Ve Fatih Erbakan Erdoğan’a meydan okudu
07.02.2024 Hanefi Avcı ile söyleşi: Türkiye’nin Fettullahçılık sorunu hakkında doğrular ve yanlışlar
07.02.2024 Başak Demirtaş’ın adaylık açıklaması: “Kimler mutlu, kimler mutsuz oldu?”
06.02.2024 Selahattin Demirtaş ne yapmak istiyor?
04.02.2024 Fatih Erbakan Erdoğan’a meydan okuyabilir mi?
03.02.2024 Prof. İsmail Kara ile söyleşi: Cumhuriyet târihi boyunca devlet-cemaat ilişkileri
02.02.2024 Haftaya Bakış (200): Can Atalay’ın vekilliği düşürüldü – Akşener İmamoğlu’na savaş açtı – DEM Parti ne yapıyor?
31.01.2024 Can Atalay olayının gösterdiği Türkiye gerçekleri
18.02.2024 Muhalefetten geriye ne kaldı?
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı